Arkeologlar, kemik ve dokuları birer arşive dönüştüren paleopatoloji sayesinde tarihöncesi hastalıkları tanımlayabiliyorlar.

İnsanlar var olduğu günden bu yana hastalıklar ve sağlık sorunlarıyla hep iç içe yaşadı. Peki ama arkeologlar, yazılı kayıtların ötesindeki bu fiziksel rahatsızlıkları nasıl araştırıyor?
Hastalık, insan toplumu için tarih boyunca süreklilik arz eden bir tehdit oldu. İnsanlık tarihi; yeni bir enfeksiyonun popülasyona dahil olduğu ve bireylerin bu durumla başa çıkmaya çalışırken davranışlarında köklü değişimler yaşadığı örneklerle dolu.
Bu noktada akla hemen Orta Çağ ve erken modern dönemin büyük vebaları ya da 19. yüzyılda Avrupa’yı kasıp kavuran kolera salgınları gelebilir. Hatta zihniniz 2020’deki COVID-19 pandemisi gibi çok daha yakın olaylara da kayabilir. Bu süreci deneyimleyen herkes, yeni bir hastalık ortaya çıktığında günlük yaşamın ne kadar hızlı ve dramatik bir şekilde dönüşebileceğini bizzat tecrübe etti.
(İlgili: Aphrodisias’ta Gömülü Çocukta Nadir Hastalık İzleri Bulundu)
Peki, arkeologlar veya paleoantropologlar; arkalarında yazılı hiçbir kayıt bırakmamış tarihöncesi halkları etkileyen, izole bölgelerde görülen ya da yaşandığı dönemde o kadar “olağan” karşılanmış ki kimsenin not etme gereği duymadığı hastalıklar hakkında nasıl bilgi ediniyor? Bu durum her ne kadar karmaşık görünse de, aşılmaz bir engel değil.
Paleopatoloji, arkeologların çeşitli veri kaynaklarını inceleyerek tanımlayabildikleri antik hastalıkların bilimsel incelemesine deniyor. Bu veri kaynakları; iskelet kalıntıları veya yumuşak dokuların yanı sıra, biyolojik maddelerin korunmasına olanak sağlayan belirli buluntuları ve arkeolojik bağlamları da kapsıyor.
Geçmişteki hastalıkların incelenmesi, günümüz için de kritik önem taşıyan içgörüler sunuyor. Örneğin, belirli hastalıklarla yaşayan insanların diyetleri, çevreleri ve hijyen koşulları gibi günlük yaşam pratiklerine dair somut veriler sağlarken, bu bireylerin söz konusu sağlık sorunlarıyla nasıl başa çıkmış olabileceklerini de anlamamıza yardımcı oluyor. Dahası, çok eski enfeksiyonların incelenmesi, günümüzdeki hastalıkların evrimsel sürecini ve gelecekte nasıl bir değişim gösterebileceklerini öngörmemizi sağlıyor.
Peki bilim insanları bu hastalıkları hangi yöntemlerle tanımlıyor? Paleopatoloji oldukça kompleks ve sürekli gelişen bir disiplin. Dolayısıyla kısa bir metin tüm teknik detayları kapsamaya yetmeyecektir. Yine de arkeologların başvurduğu temel yöntemlerden bazılarını şöyle özetleyebiliriz:
İskelet kanıtları
Bu yöntem, muhtemelen arkeolojik veri kaynakları arasındaki en belirgin olanı. Kemikler ve dişler, yalnızca kalsiyum açısından zengin biyolojik yapılar değil; bir bireyin yaşam öyküsüne dair kapsamlı birer arşiv niteliğinde.
Örneğin, bir birey çocukluk döneminde ağır bir yetersiz beslenmeye maruz kalırsa, vücut büyümeyi yavaşlatarak enerji tasarrufu moduna geçer ve hayatta kalmak için mevcut yağ ve kas dokularını parçalamaya başlar. Bu durum, bireyi aşırı fizyolojik stres altına sokar ve vücutta kalıcı izler bırakır. Normal şartlarda, bir kişinin diş dentini, beslenme alışkanlıklarından kaynaklanan (özellikle karbon ve azot izotoplarından oluşan) kimyasal imzalar taşır. Ancak kıtlık gibi stres dönemlerinde oluşan yeni dentin, vücudun kendi dokularını geri dönüştürmesini yansıtan farklı bir izotop örüntüsü sergileyebilir.
Dentin dokusu yaşamın ilerleyen evrelerinde yeniden şekillenmediği için söz konusu izotop oranları dişlerde kalıcı olarak korunuyor ve araştırmacıların geçmiş popülasyonlardaki çocukluk çağı kıtlık dönemlerini saptamasına olanak tanıyor. 2025 yılında biyolojik antropologlar, Orta Çağ’da yaşayan insanlar üzerindeki yetersiz beslenmenin kalıcı hasarlarını bu işaretler yoluyla ortaya koydu.
İskelet kalıntıları, sadece genel sağlık durumunu değil, kemik üzerinde spesifik izler bırakan hastalıkları da belgeliyor. Tüberküloz ve frengi, insan kalıntıları üzerinde sırasıyla “iskelet tüberkülozu” ve “sifilitik osteomiyelit” olarak tanımlanan özgün ve ayırt edici işaretler bırakmalarıyla biliniyor.
2024 yılında Brezilya’da bulunan dört tarihöncesi iskeleti inceleyen araştırmacılar; frengi, bejel ve yaws hastalıklarına yol açan Treponema pallidum bakterisinin izlerine rastladı. Bu bulgular, yüzyıllardır bilim dünyasının odağında olan bu zührevi hastalığın evrimsel kökenlerine dair yeni kanıtlar sundu.
Yumuşak dokular
Antik toplumlarda iskelet kalıntıları daha sık rastlanan buluntular olsa da, arkeologlar kimi zaman incelenebilecek yumuşak dokularla da karşılaşıyor. Yapay veya doğal yollarla korunmuş mumyalar, bu durumun en iyi örneği.
İç organlar, hastalıkların doğrudan belirtilerini taşıyabilir. Örneğin, Mısır mumyaları üzerinde yapılan bilgisayarlı tomografi (BT) taramaları, bazı bireylerin kardiyovasküler hastalıkların açık bir göstergesi olan kireçlenmiş arterlere sahip olduğunu ortaya koyuyor. Bu da kalp ve damar rahatsızlıklarının yalnızca modern insana özgü olmadığını, antik popülasyonları da etkilediğini gösteriyor. Bu durumun Peru, Güneybatı Amerika ve Alaska’daki Aleut Adaları’ndan gelen mumyalarda da görülmesi, hastalığa karşı temel bir insani yatkınlığın işareti olabilir.
Bir vücudun midesi korunmuşsa, arkeologlar o dönemin beslenme düzenine dair doğrudan veri elde edebiliyorlar. Örneğin, 2024 yılında, 2.500 yıl önce çöken bir İran madenindeki tuz işçilerinin kalıntıları incelendiğinde, bir bireyin midesinde tenya yumurtalarına rastlandı. Bu analiz, İran tarihindeki bağırsak parazitine dair bilinen en eski örneği teşkil ediyor.
Tüberküloz ise sadece kemiklerde değil, akciğer dokusunda da karakteristik lezyonlar bırakıyor. Mısır ve Güney Amerika mumyalarında rastlanan bu kanıtlar, hastalığın modern şehirleşmeden çok daha önce var olduğunu kanıtlıyor.
DNA analizi
Antik hastalıklar üzerine yapılan çalışmalardaki en büyük devrim, genetik araştırmalarla birlikte geldi. Antik DNA (aDNA), insan kalıntılarından veya o bireyi enfekte eden patojenlerden elde edilen her türlü genetik materyali ifade ediyor. Bu materyal kemiklerde, dişlerde, korunmuş dokularda ve hatta dışkı örneklerindeki parazitlerde bulunabiliyor.
Antik DNA genellikle parçalanmış veya bozulmuş halde bulunsa da bilim insanları gelişmiş laboratuvar teknikleriyle bu küçük parçalardan genomları yeniden inşa edebiliyor. Bu yöntemle bir kişinin tam olarak hangi hastalıktan muzdarip olduğunu saptamak mümkün. Örneğin, Londra ve diğer bölgelerdeki Orta Çağ iskeletlerinden elde edilen DNA verileri, “Kara Veba” salgınının arkasında Yersinia pestis bakterisinin olduğunu kesin olarak doğruladı.
Yakın tarihli çalışmalar, MS 541 civarında Bizans İmparatorluğu’nu sarsan Justinianus Vebası’nın da aynı bakterinin bir varyantından kaynaklandığını göstererek, akademik dünyada on yıllardır süregelen tartışmalara son noktayı koydu.
Genetik analizler sadece insanın hastalık geçmişini değil, Neandertaller gibi soyu tükenmiş yakın kuzenlerimiz akıbetini de aydınlatıyor. Araştırmacılar, virüslerin Neandertallerin yok oluşunda rol oynamış olabileceğini öne sürüyorlar. Rusya’daki Chagyrskaya mağarasından çıkarılan 50.000 yıllık Neandertal kemikleri üzerinde yapılan incelemelerde; adenovirüs, herpes virüsü ve papilloma virüsü olmak üzere üç tip DNA virüsü saptandı.
Bu bulgu, söz konusu virüsleri insanlık tarihinde bilinen en eski virüs örnekleri yapıyor. Bu sonuçlar, sadece arkeolojik örneklerden viral genom parçalarını tanımlamanın mümkün olduğunu değil, Neandertallerin de modern insanı etkileyen benzer virüslerden muzdarip olduğunu kanıtlıyor. Bu durum, virüslerin Neandertallerin nihai çöküşüne katkıda bulunmuş olabileceği tezini güçlendiriyor.
Elbette, arkeologların ve paleoantropologların geçmişteki hastalıkları inceleyebilecekleri birçok başka yol da var, fakat bu örnekler farklı kaynaklardan ne kadar çok bilgi edinebileceğimizi gösteriyor.
Modern hastalıkların değişimini anlamak için tarihöncesi kanıtlara duyulan ihtiyaç artarken, tüm bu çalışmalar tek bir ortak gerçeğe işaret ediyor: Hangi çağda yaşamış olursanız olun, hastalıklar insan olmanın ayrılmaz bir parçası.
IFL Science. 25 Nisan 2026.
You must be logged in to post a comment Login