Geçmişte Ortadan Kaybolan Değişik Köpek Irkları Var mı?

Vejetaryen bir köpekten ayaklı bir mutfak gerecine, dünya geçmişte çok sayıda tuhaf ve eski köpek cinsine ev sahipliği yaptı. Fakat, bu köpekler nereye kayboldular, onları geri getirebilmek mümkün mü?

Güney Galler’in dağlık bir köşesinde bulunan Normanlara ait bir kalenin yarı harabe duvarları arasında bir yerlerde, uzun süredir tükenmiş olan bir soyun kalan son üyesini, yani Whisky adında bir köpeği görebilirsiniz. Whisky’i, sosis gibi vücudu ve bodur bacakları nedeniyle ilk bakışta egzotik bir dachshund türü zannedebilirsiniz ancak daha yakından baktığınızda kendisinde bazı tuhaflıkları fark etmeye başlayacaksınız.

Bu küçük köpeğin kızıl kürkü, Yorkshire Teriyeri gibi ipeksi ama bir o kadar da kirli. Kuyruğu, neşeli bir Pomerian’ınki gibi kıvrık. Yüzü de biraz farklı: kalkık burnu ve kafasına doğru kısa kesilmiş Spaniel benzeri kulakları ile, bu köpek, kendisinden önce kalede yaşamış Orta Çağ lordlarının kâse şeklindeki saç kesimlerini çağrıştırıyor. Boncuk boncuk küçük gözleri her zaman gizemli bir şekilde bakıyorlar.

(Japon Kurdu, Modern Köpeklerin En Yakın Vahşi Akrabası Çıktı)

Ama Whisky aslında bir içi doldurulmuş “turnike” köpeği, Viktorya döneminde yok olan eski bir türün son kalıntısı. Whisky, bir zamanlar yakındaki bir taşra malikanesinin mutfağında çalışıyordu; burada uyanık olduğu saatlerin çoğunu, bir ateşin üzerinde duvarda asılı duran ve bir tür dev hamster çarkına benzeyen tekerin içinde koşarak geçiriyordu. Bu teker, bir kasnak sistemi aracılığıyla bir şişe bağlı olduğundan köpek dönerken şişi de döndürmüş oluyordu. Turnike köpekleri tam olarak neye benziyorlardı? Saatlerce koşmak için özel olarak yetiştirilen bu köpekler, dönen bir şişin motoruydular.

(Turnspit köpeği, eti döndürmek için turnpit veya köpek tekerleği adı verilen bir tekerlek/turnike üzerinde koşmak üzere yetiştirilen kısa bacaklı, uzun gövdeli bir köpekti. Artık türün nesli tükenmiştir. 1576’da Of English Dogs’ta “Turnepete” adıyla geçmektedir. Wikipedia (İngilizce))

Turnike köpekleri hayvanlardan çok makine parçaları olarak görülüyordu.

Turnike köpeklerinin hikayesi modern şartlara göre gülünç gelebilir, ancak bugün hala bu köpeklerin tuhaflığı ile rekabet edebilecek çok sayıda köpek var.

The World Canine Organisation (Dünya Köpek Örgütü), uzun sarı kürk tutamlarıyla süslenmiş çıplak, grimsi vücutlarıyla moda kurbanı “Chinese Crested”lar, uzun rastaları ile aslında ayaklı bir paspas olan “Puli”ler ve devasa boyutları ve uzun altın yeleleriyle ünlü “Tibet Mastif”leri de dahil olmak üzere yaklaşık 370 farklı köpek ırkını resmen tanır. 

Ama aslında mesele şu ki, dünya üstünde eskiden bu türlerden çok daha fazlası mevcuttu- çok, çok daha fazlası.

Yüzyıllar boyunca dünya, bazıları çok tuhaf, hatta kulağa uydurulmuş gibi gelen, sürekli değişen bir dizi tuhaf köpeğe ev sahipliği yaptı, örneğin, Hawaii’de, sadece sebze yiyen ve bir kurt akrabasından çok bir keçi gibi muamele gören Poi gibi. Aynı zamanda, Kuzeybatı Pasifik’te, yünü için yetiştirilen gerçek bir çoban köpeği olan yünlü Salish’i de unutmamak lazım.

Karizmalarına ve geçmişteki popülerliklerine rağmen, bu türler artık hayaletlerden, hikayelerden, yazılı kayıtlardan ve müzelere dağıtılmış örneklerden bir araya getirilmiş solmuş hatıralardan başka bir şey değiller.

Orta Çağ’ın simgelerinden biri ve armalarda bile tasvir edilmiş olan Talbot, Fransız soylularının sevgilisi ve bir zamanlar kraliyet av partilerine dahil edilmeye değer tek köpek olarak kabul edilen Chien-gris; ve eski Yunanların gözdesi, aslanlarla savaşan tehditkar Molossian bile kaprisli insan zevklerinin heveslerine dayanamadılar.

Peki bu değişik köpek ırkları nereden geldiler? Neden onları terk ettik? Ve bazıları hala bizimle birlikte, göz önünde saklanıyor olabilir mi?

Yenilik

Bugün cins kavramı, belirli bir dizi özelliğe sahip, genellikle sadece kendi grubundakilerle üreyen bir köpek topluluğunu tanımlayan köklü bir kavram. Ama bu tanımlama nispeten yeni bir gelişme.

Bin yıl boyunca köpek cinslerini belirlerken resmi ırklar, soy kütükleri veya dikkatli seçim programları gibi etmenler söz konusu değildi. Bunun yerine, köpekler genellikle “geyik avı için kullanılan köpek” veya “kucak köpeği” gibi onlara atfedilen işlevlerine göre ve geldikleri yere göre sınıflandırılırlardı. 

Manchester Üniversitesi’nde bilim, teknoloji ve tıp tarihi merkezinde fahri profesör olan Michael Worboys’a göre, köpekleri ayırmada insanların “[sıklıkla] kullandıkları kelime ‘tip’ti, fakat insanlar farklı köpek türleri için her türden isme sahiptiler”

Köpekler kendi türlerinin dışında başka türlerle birlikte yetiştirilirken kimse bunun gerçekten takibini yapmıyordu ve sonuç olarak, köpek cinsleri şimdi, 21. yüzyılda olduğundan önemli ölçüde daha esnek kategorilerdi. Worboys, “Gökkuşağının renkleri gibiydiler” diyor. “Birbirlerine kan verdiler”

Örneğin, Büyük İskender’in daha yavruluktan itibaren baktığı, en sevdiği köpeği Peritas’ı ele alalım.

Bu köpeğin, muhtemelen çoğunlukla geyik ve tavşan avlamak için kullanılan devasa, atletik bir köpek olan Yunan veya Makedon cinsi bir Laconian Hound olduğu düşünülüyor. Bu köpekler, antik dünyada oldukça ünlüydüler ve klasik heykellerde, mozaiklerde, mezar taşlarında ve içme kaplarında yaygın olarak tasvirlerine rastlanabilir. Kurt gibi yüzleri, uzun burunları ve “parıldayan gözleri” modern köpeklere benziyordu, ancak kaynaklar diğer tanımlayıcı özellikleri konusunda aynı fikirde değiller.

Kaslı, aslan benzeri Molossian, bir şair tarafından “gerçek gücü tarif edilemez ve yılmaz cesarete” sahip olarak tanımlanmıştı, genellikle antik Yunanistan’da savaşa gönderiliyordu.

Bazı antik yazarlar, bu cinsi usta koşucular olarak tanımlarlar, bu nedenle “hızlı Laconians” olarak da bilinirler. Bazı diğer kaynaklar ise yavaş olduklarını ve avlarını yakalamak için öncelikle koku alma duyularına güvendiklerini söyler. Becerilerinden bağımsız olarak, Büyük İskender’in kendisini çok sevdiğini biliyoruz çünkü öldüğünde köpeğinin onuruna bir kente Peritas’ın adını vermişti (bu bir alışkanlık olsa gerek çünkü başka bir kente de atı Bucephalus’un adını vermişti).

Ancak bu durum, 19. yüzyılın ortalarında köpek şovlarının ortaya çıkması ile başka bir hal aldı. Worboys’un tarihçi Julie-Marie ve Neil Pemberton ile birlikte yazdığı “Modern Köpeğin İcadı” adlı kitabında dediği gibi, Viktorya Dönemi insanları var olan vahşi türleri vahşi olmaktan çıkarmışlar ve onlara açıkça tanımlanmış özellikleri olan ırklar haline getirmişlerdi.

Worboys’a göre, “Hedef tek tip görünümlü bir nüfus elde etmekti ve bu durum biraz da endüstride standardize edilmiş somunlar ve cıvatalar üretmek gibiydi. Köpekler bir anlamda endüstride olup bitenleri yansıtıyorlardı. Onlara da standartlar çizildi ve bu standartlara göre yetiştirildiler, bu durumda bir Spaniel dünyanın her yerinde aynı görünebilecekti.”

Bu eğilimi yansıtan köpeklerden biri, aslen aynı adı taşıyan ve kutupsal veya sub-antarktik iklime sahip soğuk, kıyı bölgesi olan bir doğu Kanada eyaletinden gelen Newfoundland’dir. Kabarık tüyleri ve ayı benzeri görünümleriyle bu cins, 18. yüzyıl İngiltere’sinde, özellikle üst sınıflar arasında popüler bir evcil hayvan haline gelmişti.

Lord Byron’ın, 15 yaşındayken Boatswain adını verdiği Newfoundland’i vardı. Köpeğinin ölümünden sonra şair onu devasa bir mermer mezar yaptırarak üzerine “Epitaph to a Dog” başlıklı bir övgü bile yazmıştı: “…Dürüst yüreği hâlâ sahibinindir, Sadece onun için emek veren, savaşan, yaşayan, nefes alan….”

Worboys’a göre, “İlk Viktoryanler Newfoundland’leri çok sevdiler çünkü asil, hayat kurtaran köpekler olduklarını düşünülüyorlardı. Bu köpekler hakkında önemli olan karakterleriydi” 

Fakat, birkaç on yıl sonra farklı ırklar icat edildiğinde, birdenbire Newfoundland’ın estetiği ön plana çıktı. Worboys’a göre, “Bir zamanlar diğer Newfoundland köpekleriyle aynı sınıfta değerlendirilen Labrador, standardize edildi. Viktoryanler, Labrodarların standart bir şekle sahip olacak şekilde, siyah- tamamen siyah- veya farklı bir isim verdikleri siyah- beyaz bir ırk olabileceğine karar verdiler.”

Worboys’a göre, bu standardizasyon, Viktorya döneminde şaşırtıcı, gizli bir olayın başlıca nedenlerinden biriydi çünkü “Genel bir fikir birliği varsa, o da popülasyon genetikçilerinin darboğaz dediği şeydir”.

Sealyham teriyerleri başlangıçta su samuru, kakım ve sansar avlamak için yetiştirildi, ancak bugün sayıları giderek azalıyor.

30.000 yıldan fazla süredir insan arkadaşlarının yanında olan köpeklerin yüzlerce farklı cinsinin ortaya çıkışından sonra, dünyanın her yerinde- farklı iklimler, hobiler, zevkler ve meslekler için- köpekler aniden gösterilerin ve spor etkinliklerinin insafına kaldı.

Worboys’a göre, “Viktorya döneminin gözden çıkardığı birkaç köpek var. Köpekler bir köpek şovunda izlenmezlerse ortadan kaybolurlar. Üremeleri durur, kimse tarafından satın alınmazlar, kimse onları şovlara çıkarmaz”. Neticesinde, bu çağ, binlerce yıldır var olan köpeklerin bir tür kitlesel yok oluşunu gördü.

Bugün, hayatta kalan hemen hemen her köpek ırkı, bir zamanlar bu darboğazdan kurtulanlar ya da dönemin tuhaf zevklerine ve heveslerine hitap eden kısıtlı bir gruptan türeyenlerdir. Sonuç olarak, bir zamanlar köpeklerde bulunan genetik çeşitliliğin çoğu sonsuza dek yok oldu.

Ancak gösteriler, son birkaç yüzyılda bu kadar çok köpeğin ortadan kaybolmasının birçok nedeninden sadece biri.

Talihsiz Bir Arkadaş

17. yüzyılın büyük bir bölümünde, İngiltere’deki hemen hemen her büyük evde, şövalyeleri ya da diğer önemli ziyaretçileri beslemek için et pişiren turnike köpeklerinin değişik cinsleri bulunabilirdi. Bu hayat, köpekler için oldukça sefil bir hayattı, örneğin turnike köpeklerinden talihsiz “pooches” kaba ve korkunç derecede çirkin görülüyordu ve bu canlılara karşı yapılan zulüm alışılmış ve yaygın bir tutumdu.

İngiliz yazar Edward Jesse, 1846 tarihli Anecdotes of Dogs (Köpek Anekdotları) kitabında “Ölen icra memurlarının ve adi polis memurlarının ruhlarının, setter ve pointerların bedenlerinde olduğunu” söyler ve devam eder: “şu anda söylendiği gibi, [aşçılar] çok huysuzdu ve zavallı hayvan, bir an dursa, aşçının sesi yükselirdi, çok da nazik olmayan bir şekilde köpeği azarlardı.”

Bir yangının neredeyse dayanılmaz sıcağında, dumanla boğuşan bir mutfakta saatlerce emek harcamayı içeren rolün saf dehşetini göstermek için Jesse, Bath şehrinde dinlenmek için ayinler sırasında kilisede toplanmayı seven bir grup turnike köpeği hakkında bir anekdot anlatıyor. Bu köpekler bir gün vaazda “tükürmek” kelimesi geçtiğinde, hepsi işe gitmelerinin isteneceğini düşünerek odadan dışarı fırlamışlar.

Ancak 19. yüzyılın başında mekanik turnikelerin icadı her şeyi değiştirdi. Evcil hayvan olarak reddedilen ve artık mutfak personeli olarak da işe yaramayan köpekler birdenbire ortadan kayboldular. 1807 gibi erken bir tarihte neredeyse hepsi tamamen yok oldu ve birkaç on yıl sonra da nihai ölümleri gerçekleşti. Bir ömür boyu hizmetten sonra, Whiskey’nin hayatı bir dükkânda sergilenen içi doldurulmuş bir numune olarak sona erdi. 1959’da Abergavenny Kalesi’ne hediye edildi ve şu anda 18. yüzyıldan kalma bir av köşkünde yaşıyor.

Tükenmeseler bile, köpek ırkları her zaman değişikliğe uğruyor – o kadar ki Barry (1814’ten doldurulmuş bir St.Bernard), ziyaretçilerin kafasını karıştırdıktan sonra değiştirilmek zorunda kaldı.

Belirli bir köpek tipine artık ihtiyaç duyulmadığında, bu köpeklerin hesabı oldukça hızlı kesilebilir. 

Güney Pasifik’e özgü küçük, Jack Russell benzeri bir köpek olan Hawaiian Poi’nin de başına gelen tam olarak bu. Bu cinsin de turnike köpeklerine benzedikleri düşünülüyor ve uzak kuzenleri gibi, bazıları bu cinsi de çirkin buluyor.

Polinezyalılar, Poi köpekleriyle güçlü bağlar kurmuşlardı- onları zarar görmekten şiddetle savunmuşlar ve hatta insanları ve köpekleri birlikte gömmüşlerdi.

Birleşik Krallık’taki Dogs Trust’ta araştırma görevlisi olan ve Poi cinsini inceleyen Carys Williams, “Avrupalı ​​ziyaretçilerin gezilerinde yanlarında collies ve yardımcı köpekler getirmeye” alışkın olduklarını fakat sonrada adalara bu köpekleri attıklarını ve “bu küçük, sıska köpekleri çarpık bacaklı” bulduklarını belirtiyor.

Poi’nin havlayamaması muhtemelen imajları adına pek yardımcı olmamıştı. Williams’ın araştırmasına göre, 1880’de bir kâşif, “…bu hayvanlar sadece sızlanıp durabilirler ve bunu hayal edilebilecek en acıklı tonlarda yaparlar” diye yazmıştı.

Genetik kanıtlar, Poi’nin dingonun yakın akrabası olduğunu ve on binlerce yıl önce adalara getirilen köpeklerden türediğini gösteriyor. Bu köpekler, Williams’ın açıkladığı gibi, avlanmada, korumada (adalarda savunulacak büyük yırtıcı hayvanlar yoktur), ulaşımda (adalar bunun için çok küçüktür) veya hayvancılıkta (yerel halk çoğunlukla domuz besler) neredeyse hiçbir işlevsel bir rolleri olmamasına rağmen, yüzyıllardır adalılar tarafından evcil hayvan olarak kabul edilmişlerdi. 

Fakat, Poi’lerin bir görevi vardı- yiyecek olmak. Poi’ler sadece bir şöleninin parçası olarak da olsa, yiyecek olarak tüketiliyorlardı. Bir köpek öldürüldüğünde, kürkü giysilere dahil edilebiliyor ve dişleri mücevherlere dönüştürülebiliyordu (Honolulu’daki bir müzenin koleksiyonunda 13 ayak bileği halhalı mevcuttur, bu da 2.805 köpekten 11.218 dişin yapılmasını gerektirir).

Ama belki de bu köpeklerle ilgili en dikkat çekici şey, çoğunlukla vejetaryen olmaları. Poi kelimesi, geleneksel olarak pişmiş taro köklerinin ahşap bir vurma tahtası üzerinde macun benzeri bir kıvama gelinceye kadar ezilmesiyle yapılan temel bir gıda olan aynı adı taşıyan Hawai yemeğinden gelir. Ara sıra kırıntılarla birlikte bu besin, Poilerin beslenmelerinin temelini oluşturuyordu.

Kuzey Kanada’daki Hare yerlileri tarafından avlanmak için yetiştirilen Hare Indian köpeği, 19. yüzyılda Batılı köpeklerle karıştıktan sonra soyu tükendi.

Köpeklerin beslenme açısından yetersiz olduğuna dair ipuçları olduğunu açıklayan Williams, “Vejetaryen beslenme köpeklerden çok insanların tercihiydi” diyor. Arkeolojik alanlarda bulunan iskeletlerin analizi de bu köpeklerde muhtemelen nişastalı tarodan ve yiyeceklerini çiğneme ihtiyacının olmamalarından kaynaklanan diş boşluklarını ve çene atrofisi belirtilerini ortaya çıkardı.

Ancak, Polinezya kültürünün kalbindeki geçirdikleri bin yıldan sonra, sonunda Poi’ler de gözden düştü. Batılı kolonistler, kendi köpeklerini Hawaii gibi yerlere getirdiler ve bu yeni köpekler çiftleştikçe ve üredikçe yerli köpekler kaybolmaya başladılar. Aynı zamanda, bu yeni yerleşimciler, evcil hayvanların yenmesini kabul edilemez buluyorlardı. Son Poi, 19. yüzyılın ortalarında dek yaşamış ve hayatta kalan hiçbir resim, fotoğraf veya bunlarla kesin olarak ilişkilendirilebilecek bir belge bırakmamıştır.

Williams’a göre, “Dürüst olmak gerekirse, Poi muhtemelen modern yaşama çok uygun olurdu, çok uyumlu bir köpek, saldırganlık seviyeleri çok düşük” 

Bu durum, sömürgeciliğin eski bir türü yok etmek için kurduğu ilk komplo olmayacaktı. Başka bir klasik örnek, Kanada’nın Kuzeybatı Pasifik bölgesinde bulunan insanların kültüründe tarihsel olarak önemli bir rol oynamış olan Salish yünlü köpeğidir. Bu kabarık, sarkık kulaklı köpeklerin beyaz ve yumuşak yünleri düzenli olarak taranır, böylece çıkan her şeyle battaniye dokunurdu.

Ancak, bu köpekler sadece köpek-koyunlar değillerdi. Bu yünlü köpekler saygı görür, kendilerini şımartan ve onlara hayran olan insanların evlerine hükmederlerdi. Avlanmak için kullanılan diğer köpekler gibi, onlar da hayvan ve insan arasında bir yerde kabul edildiklerinden isimleri olur ve öldüklerinde gömülürlerdi. 

Poi’de olduğu gibi, bu yünlü köpeğin ölümü de Batılı yerleşimcilerin gelişiyle ortaya çıkan büyük bir yaşam tarzı değişikliğine denk geliyor. Köpekleri inceleyen Simon Fraser Üniversitesi’nde arkeoloji profesörü Dana Lepofsky’e göre, bu durum “kısmen başka tür materyallerin mevcut olmasından kaynaklanıyordu. Ama bir diğer nedeni de tüm dokuma kültürünün toplumsal bağlamının kolonizasyonla birlikte değişmesiydi.”

Olası Bir Yeniden Diriliş

Ancak modern “ırklar” ve eski “türler” arasındaki karışım, cesaret verici bir olasılığı gündeme getiriyor- bugün sıradan köpekler kılığında Poi var olabilir mi?

Bu fikir, hayvan küratörü Jack Throp’u 1960’larda Honolulu hayvanat bahçesinde nesillerin tükenmesini önleme girişimine iten şeydi. Poi benzeri özelliklere sahip köpekleri birlikte üreterek ve daha sonra aynı şeyi takip eden nesiller için de geçerli kılarak, bu türün genlerini, melezleşmenin esaretinden kurtulana kadar yoğunlaştırmayı umuyordu.

Byron’ın Newfoundland’ı, Boatswain, kendisinden daha büyük bir mezara gömüldü.

Williams, “Honolulu Star’da, bir Poi köpeğinin aslında nasıl görünmesi gerektiğine dair yaptığı harika bir resim mevcut” diyor. Ne yazık ki, projenin sonuçları iyi belgelenmemiş ve proje de çok geçmeden ölmüş. Williams’a göre, “yine, popüler bir tür ve onları korumak isteyen insanlar olarak hiçbir zaman gerçekten ilgi görmedi”.

Bununla birlikte, etnografik çalışmalar, Salish köpeklerini daha iyi avcılara döndürmek için kasıtlı olarak kurtlar ve çakallarla melezleştirildiğini öne sürüyor, peki bu köpekler için ölümden sonra yaşamdan bahsedilebilir mi? Salish insanlarını ve köpeklerle ilişkilerini inceleyen arkeolog Kasia Anza-Burgess, soylarının vahşi doğada bir yerlerde hala yaşayabiliyor olacağı konusunda olumlu görüşlere sahip.

Anza-Burgess, “Örneğimizde [arkeolojik alanlardan Salish köpek kemikleri] herhangi bir genetik kanıt bulamadık” diyor. Ancak sadece annelerden yavrularına geçen mitokondriyal DNA’ya baktığına dikkat çekiyor. Bu durum oldukça önemli, çünkü- doğal olarak – Salish halkının kurtlar veya çakallarla üremesinler diye doğaya saldıkları dişi köpeklerdi, bu nedenle vahşi gen katılımı her zaman erkeklerden gelirdi.

Anza-Burgess’e göre “gelecekteki araştırmalar için sadece anne soyuna değil, tüm genomlara bakmak ve orada ne tür bir geri çaprazlama bulabileceğinizi görmek büyüleyici olurdu, çünkü orada olması gerektiğine dair kanıtlar oldukça güçlü görünüyor”

Çetrefilli Bir Karar

Günümüzde nesli tükenmekte olan köpekler, hayatta kalma yolunda yeni bir engelle karşı karşıya: genetiğin etik ile çarpışması.

Son on yılda, birçok köpek ırkında görülen düşük genetik çeşitliliğe dair artan farkındalık, köpek organizasyonlarının köpekleri aynı soydan üretmeyi daha ciddiye almasına yol açtı.

Bugün bazı ırklar, o kadar az nüfusa sahipler ki, bu ırkları sürdürme etiği çetrefilli bir hale geliyor, çünkü bu kadar düşük genetik çeşitlilikle, deformasyonlara veya hastalıklara karşı daha açık hale gelmeleri çok muhtemel. Sonunda, “soy içi üreme depresyonu” yani, bir nüfusun doğurganlığının sağlıksız genetik varyantların birikmesinden etkilenmesi, bu ırkları tamamen yok edebilir.

Tehlike altındaki cinslerden biri de 1930’lar ve 40’larda ünlüler arasında moda haline gelmiş olan Sealyham teriyeridir. Cary Grant, Prenses Margaret, Marlena Dietrich, Elizabeth Taylor, Bette Davis ve hatta Agatha Christie bile bu sevimli beyaz köpeklere sahiplik yapmışlardı. Kıvırcık beyaz kürkleri ve saygıdeğer sakallarıyla, bu köpekler neredeyse yarı kuzu, yarı yaşlı bir adam gibi görünüyorlar.

Ancak onlarca yıllık gözdeliklerinden sonra, bu teriyerler de tıpkı kendileri gibi sevimli özelliklere sahip, bir fino ve bir cocker spaniel çiftleşmesi sonucu ortaya çıkan cockapoo gibi tasarım ırkların belirmesi ile düşüşe geçtiler.

2008’de dibe vurduktan sonra, bugün bu teriyerlerin nüfusları giderek artmakta. Yine de bu köpeklerin üreme nüfusu genellikle nesli tükenmekte olan türlerin hayatta kalması için alt sınır olarak kabul edilen 100’ün az biraz üzerinde.

Köpeklerin genetik sağlığı göz önüne alındığında, Worboys bugün Sealyham gibi nesli tükenmekte olan türler için fazla umut olduğunu düşünmüyor. Birkaç yıl önce köpek ırkları için standartlar belirleyen ve soy kayıtlarını tutan yetkili bit kurumdan bir veterinerle olan konuşmasında veterinerin, “değerlerinden ziyade daha fazla sorun oldukları için ortadan kaybolmasını dilediği yaklaşık altı veya yedi ırk olduğunu” söylediğini hatırlıyor.

Kim bilir, belki yakında Old English Sheepdog, Sealyham Terrier ve Irish Wolfhound gibi sevimli köpekler, diğerleriyle birlikte soyu tükenmiş tarihi meraklar listesine katılabilirler.


BBC Future. 5 Kasım 2021.

Yorumlar
Yeditepe Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde hem lisans hem de yüksek lisansını bitirdi. Şu anda ise Yıldız Teknik Üniversitesi Diller ve Kültürlerarası Çeviribilim doktora programına devam ederken aynı zamanda yine Yıldız Teknik Üniversitesi Yabancı Diller bölümünde öğretim görevlisi olarak çalışıyor. Özel olarak sanat sosyolojisine, göstergeler ve metinlerarasılık konularına ilgi duyuyor.

You must be logged in to post a comment Login