Maryland’te sömürge valileriyle aynı şapele gömülen Afrikalı çocuğun köle mi yoksa özgür mü olduğu antik DNA çalışmalarıyla inceleniyor.

Sömürge dönemi Maryland’ine ait 17. yüzyıldan kalma bir mezarlıkta, büyük oranda Afrika kökenli olan sekiz yaşındaki bir çocuğun yanı sıra iki “sözleşmeli hizmetçinin” iskelet kalıntıları ortaya çıkarıldı.
Yeni bir araştırmaya göre, Maryland’deki ilk sömürge yerleşiminde, muhtemelen köleleştirilmiş sekiz yaşında bir çocuk ile iki sözleşmeli hizmetçi, bölgenin önde gelen seçkin aileleriyle yan yana gömülmüş.
MS 1667 ile 1704 yılları arasında öldüğü anlaşılan çocuğun genetik kökenlerinin büyük ölçüde Afrika’ya dayandığı, yaklaşık yüzde 25 ila yüzde 30 oranında ise Avrupa’dan olduğu belirlendi. Araştırmacılar, çocuğun bir kefene sarılarak üçgen kapaklı bir ahşap tabut içinde gömüldüğünü belirtiyor. İskelet üzerindeki izotop analizlerinin kimyasal imzası ise çocuğun Amerika’da doğduğunu kanıtlıyor.
Büyük oranda Afrika kökenli küçük bir çocuğun, Avrupa kökenli bireylerle yan yana gömülmüş olması, Current Biology dergisinde yayımlanan çalışmanın yazarlarına göre “üzerinde titizlikle durulması gereken, oldukça önemli bir bulgu” niteliği taşıyor.
(İlgili: Maryland’teki “Kölelerin” Yaşayan 42.000 Akrabası Bulundu)
17. yüzyıldan kalma onlarca iskeletin antik DNA’sını inceleyen bu çalışma, Maryland sömürgesinin aslında İngiltere’nin batısı ile Galler bölgesinden gelen ve genetik bağları bu coğrafyalara uzanan kurucular tarafından şekillendirildiğini de belgeliyor.
St. Mary’s şehri, 1634 yılında Britanya sömürgesi Maryland’in başkenti olarak kurulmuştu. Dini baskılardan kaçan, çoğunluğu İngiliz kökenli yaklaşık 300 kişi bu bölgeye yerleşmiş ve 1667 yılına gelindiğinde “Brick Chapel” (Tuğla Şapel) adıyla bilinen küçük bir kilise inşa etmişti. Son otuz yılda yürütülen arkeolojik kazılar, bu şapelin içinde ve çevresinde sömürge dönemine ait onlarca mezarı gün yüzüne çıkardı; bu buluntular arasında nadir rastlanan üç kurşun tabut da yer alıyordu.
Tarihçiler St. Mary’s şehrinin kurucu aileleri hakkında çok sayıda yazılı belgeye erişmiş olsalar da şapelde tam olarak kimlerin gömüldüğü ve bu kişilerin kökenleri şimdiye kadar netlik kazanmamıştı.

Yürütülen yeni çalışmada araştırmacılar, 1634 ile 1730 yılları arasında bu şapele gömülen 49 bireyin genom analizlerini gerçekleştirdi. İncelemeler sonucunda, Maryland’in ikinci koloni valisi Thomas Greene ile beşinci koloni valisi Philip Calvert gibi iki önemli figürün, aileleriyle birlikte buraya gömüldüğü anlaşıldı. Vali Calvert, ilk eşi Anne Wolseley Calvert ve ikinci eşinden olan bebek yaştaki oğlu gibi prestijli bir kurşun tabut içinde toprağa verilmişti.
Araştırmacılar Calvert ve ailesinin mezarlarını önceden biliyor olsalar da Vali Greene’in kimliği şimdiye kadar saptanamamıştı. Greene’in kimliği, elde edilen antik DNA verilerinin 23andMe genetik veri tabanıyla karşılaştırılması ve soyağacı kayıtlarının taranmasıyla kesinlik kazandı.
23andMe Araştırma Enstitüsü’nde kıdemli bilim insanı ve çalışmanın başyazarı olan Éadaoin Harney, “Kimin kim olabileceğine dair önceden hiçbir arşiv bilgisi olmadan, kimliği belirsiz bireyleri saptamak için ilk kez antik DNA analizlerinden yararlanıldı. Ve büyük bir tesadüfle, o bilinmeyen kişilerden birinin (Greene), sömürge dönemi Maryland’inin en önde gelen isimlerinden biri olduğu anlaşıldı,” diyor.
Şapeldeki iskeletlerin büyük çoğunluğu, Galler ve Batı İngiltere ile olan soy bağlarını ortaya koydu. Araştırmacılar, bu genomları 23andMe katılımcılarının verileriyle çaprazlaştırdıklarında, bu kurucu sömürgeci nüfusun günümüzde yaşayan 1,3 milyondan fazla genetik akrabası olduğunu keşfettiler.
Bu kurucu grubun günümüzdeki en yakın akrabalarının büyük bir kısmının (200’den fazla kişi), Kentucky ile doğrudan bağları bulunuyor. Bu durum, Amerikan Bağımsızlık Savaşı’ndan sonra Maryland Katoliklerinin Kentucky’ye göç etmiş olmasıyla açıklanıyor.
Harney, “Tarihsel olarak belgelenmiş bu Kentucky göçünün bu denli net bir genetik sinyalle tespit edilmesi, izlediğimiz metodolojinin ne kadar güçlü olduğunu gösteriyor” diye belirtiyor.

Köleleştirilmiş bireyler ve sözleşmeli hizmetçiler
Yine de incelenen 49 iskeletten üçü bu genel tablonun dışındaydı. Bu istisnalar; Afrika kökenli sekiz yaşındaki çocuk ile iki genç erkeğe aitti.
Öldüklerinde 20’li yaşlarında olan ve MS 1634 ile 1667 yılları arasında ölen bu iki adamın kimyasal imzaları, onların İrlanda’dan yeni gelmiş göçmenler olduğuna işaret ediyordu. İkisi de bir tabuta konulmadan gömülmüştü ve iskeletlerinde ağır fiziksel işçilik ile elverişsiz sağlık koşullarının izleri açıkça görülüyordu. Araştırmacılar, “Kölelik statüleri kesin olarak bilinmese de bu antropolojik özellikler, sözleşmeli hizmetçilerin profiliyle birebir uyuşuyor” notunu düşüyor.
Çalışmaya dahil olmayan Endicott College’den tarihçi Anna Suranyi’ye göre; sözleşmeli hizmetçilik, sömürge dönemi Amerika’sında oldukça yaygın bir uygulamaydı ve beyaz göçmen nüfusunun yaklaşık yüzde 80’ini oluşturuyordu.
Suranyi, “Hizmetçiler köleleştirilmiş bireylerden oldukça farklıydı; çünkü hizmet süreleri sınırlıydı, genellikle dört ila yedi yıl sürerdi ve bu sürenin ardından sömürge toplumuna özgür bireyler olarak katılmaları beklenirdi” diye açıklıyor.
Hem sözleşmeli hizmetçilerin hem de köleleştirilmiş insanların genellikle patronlarıyla aynı evde yaşadıklarını belirten Suranyi, mezarlıklar söz konusu olduğunda ise durumun değiştiğini vurguluyor: “Sözleşmeli hizmetçiler de dahil olmak üzere beyazlar genellikle ayrılmış mezarlıklara gömülürken, köleleştirilmiş insanlar bazen izole ve işaretsiz alanlara gömülürdü.”
Afrika kökenli bu küçük çocuğun, İngiliz geleneklerine uygun bir şekilde şapelin mezarlığına gömülmüş olması, onun aslında köleleştirilmemiş olabileceğine işaret ediyor. Suranyi, 17. yüzyılda sözleşmeli hizmetçi ile köle arasındaki çizginin çok daha esnek olduğunu belirterek, “Afrika kökenli bazı insanlara, belki 20 yıl gibi daha uzun hizmet süreleri bulunsa da, sömürgelerde daha çok sözleşmeli hizmetçi gibi davranılıyordu,” diyor.
Smithsonian Ulusal Doğa Tarihi Müzesi’nde biyolojik antropoloji küratörü ve çalışmanın ortak yazarı Douglas Owsley, bu projenin sonuçlarının arkasında yıllar süren çok ciddi bir emeğin olduğunu belirtiyor. Vali Philip Calvert ve ailesini barındıran kurşun tabutlar ilk olarak 1990’larda keşfedilmişti; ancak genomları resmi olarak ilk kez bu yeni çalışmayla literatüre kazandırılmış oldu.
Harvard Üniversitesi’nden genetik uzmanı ve çalışmanın ortak yazarı David Reich’e göre ise bu çalışma, tarihi kayıtlardaki boşlukları doldurmada antik DNA analizlerinin gücünü açıkça ortaya koyuyor. “Yazılı belgeler son derece zengin olsa da genetik veriler yine de o kayıtlardaki eksikleri kapatabiliyor ve bizlere harika sürprizler sunabiliyor.”
Live Science. 17 Mayıs 2026.
Makale: Harney, É., Jewett, E., Micheletti, S., et al. (2026). The genetic legacy of the 17th-century colonial capital of St. Mary’s City. Current Biology.
Warning: Undefined variable $user_ID in /home/arkeo/public_html/wp-content/themes/hottopix/comments.php on line 48
You must be logged in to post a comment Login