Yüksek Mimar Cengiz Bektaş ile Mavi Anadoluculuk Röportajı

Anadolu coğrafyası üzerinde var olmuş ve var olan bütün kültürleri hiçbir ayrım gözetmeksizin bütünüyle kucaklayan, Anadolu’ya özgü tek düşünce akımı olan Mavi Anadoluculuk düşüncesinin ortaya çıkışını, savunduğu görüşleri ve günümüze söylediklerini Yüksek Mimar Cengiz Bektaş ile konuştuk.

Başta Halikarnas Balıkçısı (Cevat Şakir Kabaağaçlı) olmak üzere, Azra Erhat, Sebahattin Eyüboğlu, Vedat Günyol, Hasan Ali Yücel, Cengiz Bektaş ve ismini sayamadığım farklı disiplinlerden birçok kişi Mavi Anadoluculuk düşüncesini benimsemiş. Bu kişilerin yaptıkları çalışmalar günümüzde hala kaynak olarak kullanılıyor ve sadece bu açıdan bile bakıldığında çok önemli olan Mavi Anadoluculuk ya da sadece Anadoluculuk düşüncesi nasıl ortaya çıktı?

 Sabahattin Eyüboğlu, Trabzon lisesinde okurken Fransızca biliyor. Babası öğretmiş ona. Sabahattin Eyüboğlu, yurt dışında eğitim görmeleri için seçilen gençlerden biri. O dönemde Mustafa Kemal’in isteğiyle, kimi çabuk öğrenebilen zeki çocuklarımız Avrupa’ya yollanıyor. Orada öğrenimlerini yaptıktan sonra geri döndüklerinde doçent düzeyinde görevlendirilsinler, çocuklarımızı eğitsinler.

Azra Erhat ile ilk yıllarda, gezilerimiz sırasında saptadığımız iki elin parmaklarınca arkeoloğumuzun olduğu idi. Bu gün aşağı yukarı 3000 arkeoloğumuz var. Belki şimdi daha çok… Bu 3000 arkeoloğa özel bir eğitim vermek zorundaydık. Tamam arkeoloji şunları öğretiyor ama Anadolu’yu doğru dürüst bilmeden, ağırlıklı olarak dışarlıklı bir bakış açısıyla…

Şu anda her hangi bir Alman üniversitesinde arkeoloji profesörü olmak için bir kazı yönetmiş olmanız lazım. Kaç tane kazı yeri var Almanya’da? Bu konuda Almanya Anadolu’ya zorunlu. Ben de diyorum ki bu işi karşılıksız bırakmayalım. Örneğin bir Alman bilim insanı kazı için Japonya’ya gidiyor, gittiği kilosunun yarısı ağırlıkta dönüyor geriye, adamı emiyorlar. Biz de burada o adama öyle şeyler vaat edelim ki o gelsin ama bize de öğretsin, bizim koşullarımıza göre öğretsin. Biz de ona burayı öğretelim. Bruno Taut buraya geliyor ders veriyor ve bu dersin ilk kitabını yazıyor “Bina Bilgisi” ve ben bu gün de öğrencime “o kitabı okumalısın” derim. Bruno Taut bir Almandan önce bir insandı.

Bakın masamın üstünde bir marangozluk sözlüğü var, Almancadan Almancaya… Basım tarihi 1925… Var mı bizim böyle bir sözlüğümüz? Benim bunu gözümün önünde tutmamın nedeni günün birinde Türkçe bir sözlük yapabilir miyim diye düşünmem… Bizim dilimizde, bizim yöntemlerimize göre bir sözlüğümüz olursa, marangozlarımız da ona göre yetişir. Değişik disiplinlerden gelen insanlar hep birlikte kazılan yere baktıklarında, değişik yorumlar getirebiliyorlar.

Troialılar ile Hititler arasında, karşılıklı yardım anlaşması yapılmış. Fakat Troia’ya, daha henüz alfabesi bile olmayan karşı kıyılılar, saldırdığında Hititler Troya’ya yardıma gelemiyorlar. Neden? Çünkü Mısır ile başları dertte… Mısır ile savaşıyor. Kargamış kentinde yapılan Kadeş anlaşmasından bunu biliyoruz. Troya’da kazı başkanı olan Manfred Korfman bunu savladığı güne dek bizler bile Anadolu’yu barbar diye biliyoruz. Oysa, Anadolu ‘’Yunandan’’ 1200 yıl önce alfabesi olan bir yer… Dahası o alfabe 3000 işaretli bir alfabe. Doğu Akdeniz kıyısında, Amik ovasının (Hatay) denize açılan noktasında, Amik çayının ağzında bir liman var: ‘’Almina’’. Orada Mezopotamya’dan ticaret için gelenler ile denizden gelenler tecim yapıyorlar. 3000 imi olan abc ile anlaşmak çok zor. Kayıtlar tutulacak, ticari bir takım başka şeyler… Onun içinde Almina’da ilk sesli harfler bulunuyor. Bugün Münih Üniversitesi’nde çalışan Prof. Nolle derki:

‘’Mustafa Kemal sizin abc’nizi size geri getirdi, siz buna nasıl Latin alfabesi deyip yabancılamaya kalkıyorsunuz.’’ Günümüzde insanlar 1400 yıl önceki hayatı yaşamaya çalışıyor, ama bugünkü alfabeyi kendisinin “icat” ettiğini bilmiyor.

O zaman Mavi Anadoluculuk, Anadolu’yu anlatmak için ortaya çıktı diyebiliriz?

Elbette!

Bunu bilmeden Anadolu’nun, Bereketli Hilal’in yorumunu nasıl doğru yapabilirim. Anadolu’yu öğrenmek için tek bir disiplin yetmez, bunların her birini bir insanın yaşamına sığdırması mümkün değil. Ben 83 yaşındayım… Hala büyük bir coşkuyla öğreniyorum. Ama öğrenemediğim öylesine çok şey var ki… Anadolu’yu doğru anlayacak, anlatacak insanları yetiştirmek zorundayız. Mustafa Kemal’in yaptığı da buydu; yurt dışına, mimari, halk bilimcisi, arkeoloğu, eğitimcisi ve daha bir sürü genç yollandı. Dönsünler ve hepsi birlikte bu toprağı anlamlandırsınlar.

Sabahattin Eyüboğlu da bu gençlerden… Eğitimini Fransa’da tamamladıktan sonra bir yılda İngiltere’de eğitim alıyor. Fransızca ve İngilizce’den çeviriler yapıyor… Sonra geliyor dostumuz Can Yücel. O da Sabahattin Eyüboğlu gibi babası Hasan Ali Yücel’den öğreniyor… 250.000 sözcüklü İngilizceden 100.000 sözcüklü (Cumhuriyetin başında 30.000 sözcüklü) Türkçe var. Can Yücel büyük bir çaba ile, bizim yaşama biçimimizi bilen bir insan olarak, bu günkü insanın anlayabileceğine göre çeviri yapıyor.

Sabahattin bey çeviri yaparken 30.000 sözcüğü olan bir dile, o insana göre çevirmek zorundaydı daha ilerisini yapsa anlaşılmazdı. Bu yüzden ‘’bu ondan daha iyi” gibi bir karşılaştırma olanaklı değil.

Bugün İstanbul’da 25 değişik inancın tapınağı var. Bugün de çalışan tapınaklar bunların hepsi. Biz bu insanları birbirlerine yalnızca Müslümanlıkla bağlayabiliyor muyuz? Fatih Sultan Mehmet’in de şöyle düşündüğü anlatılır: “Hıristiyanlığı mı alalım Müslümanlığı mı alalım? Bizim kaynaklarımız nerden besleniyor? Doğudan besleniyor, onun çağında bugünkü Avrupa yok… Bugün Fatih gibi düşünürsem, Mustafa Kemal’in yerine koyarsam kendimi, yaşama kaynaklarımızın batıdan öğreneceklerimizden geldiğini görürüm. Ancak, batıdan ne öğrendiğimize, ne aldığımıza özen etmemiz gerek. Nasıl ki bakkaldan bir şey alırken, bu sağlığımıza zararlı mı, bunda yeteri kadar vitamin var mı, ya da elma çürük mü değil mi diye bakıyorsak, batıdan aldıklarımıza da özen göstereceğiz. İşte bu nedenle, yaşama kaynakları batıda olduğu için Mustafa Kemal o dönem çocuklarımızı eğitim almaları için batıya yolluyor. Tek derdi var: Anadolu bir an önce nasıl insanca yaşayacak.

Cumhuriyetin başında yüzde doksanımız köylüydü. Onun için eğitime önem veriyor Mustafa Kemal.

Sabahattin Eyüboğlu bunlara inanan bir insan… Diyor ki: Bir insan kendi ülkesini tanımalı… Bizi birbirimize bağlayacak olan harç, Anadoluluktur. Anadolu’yu sevecek, tanıyacak, tanıtacak insanlar gerekli bize… Tanıtacak derken batılıya tanıtmaktan bahsetmiyor. Turistlere tanıtma değil… Önce biz, Anadolu’da yaşayanlar Anadolulular tanıyacak. Beni Muğla’ya müze tasarımı yapmam için çağırdıklarında onlara dediğim şuydu: Eğer benden turistin gezeceği bir müze istiyorsanız ben bunu yapamam, yapmam. Benim sorunum bu değil, benim sorunum kendi insanım… Böyle bir şey istiyorsanız canla başla çalışırım… Bunu yalnızca mimarlık işi olarak almam, sizin danışmanınız olarak yaparım, burada size bir ekip yetiştiririm. Onlarda eklediler: O müzede çalışacak adamları da siz eğitin diye. Oradan bu ülkeyi seven insanlar, bu ülkeyi çocuklarımıza anlatabilecek düzeyde tanıyan insanlar çıkacak.

İşte buna “mavi insan” dedi Sabahattin bey… Onların yaptığı gezilere de ‘’Mavi Yolculuk’’ dendi. Denizin mavisinden, göğün mavisinden ötürü değil… Sabahattin bey gerçekçi bir insandı.

Halikarnas Balıkçısı (Cevat Şakir Kabaağaçlı )

Bir de “Mavi Yolculuk” var. Sadece Türkiye’de değil Dünya’da da bilinirliği olan “Mavi Yolculuk”tan biraz bahsedebilir misiniz?

Biz her yıl Mavi Yolculuk yaparken, çevremizde ne var ne yok öğrenerek, onun çizimlerini (rölövelerini) çıkararak yaptık. Sonra da ben bunları yayınladım. Bir gün bir mimar hanım, bana bir dosya gösterdi, mimarlık dergisinde benim sarı sayfalarım vardı ‘’Halkın Elinden Dilinden’’ diye, “Bak dedi bu sayfaları kestik, dosya yaptık ve buna göre geziyoruz.”

Benim mutluluğumda bu… Kısacası, Mavi Yolculuk bir tekneye on kişinin binip, balık avlayarak, yüzerek geçirdiği bir dinlence, eğlence değildi. Ancak bu konuda da köktenci olmamak gerek… Örneğin ilk başta herkese Halikarnas’a (Bodrum’a) çağıran Halikarnas Balıkçısı (Cevat Şakir Kabaağaçlı) bu günkü anlamda Mavi Yolculuk yapılıyor diye bozulmazdı…‘’Gelsinler de nasıl olursa olsun gelsinler, tanısınlar bu ülkeyi, sevmeyi öğrensinler.’’ Derdi.

Varsıllar Bodrum’a gidince orası ne duruma geldi bugün? Bir gün bir koya girdik. O gün çalışmışız akşama dek, yemek yiyeceğiz… (Her gün değişik iki kişi mutfak nöbetçisi olurdu, yemekleri hazırlarlardı). Hep birlikte yemek yiyeceğiz. Bir tekne geldi yanaştı bizim olduğumuz koya, bizim az ötemize. Göbekli bir adam, önünde rakı şişesi, 4 tane dansöz dans ediyor. Ben o koyda durabilir miyim? Gece, uyuyabilir miyim?

Mavi İnsan olmak ya da Mavi Yolculuk az önce de dediğim gibi yalnızca bir tekne ile dolaşmak değil. Mavi Yolculuk mavi kişilerle, ya da mavi olmağa istekli kişilerle yapılır.

Her şey böyle değil mi?

Örneğin ben Kuzguncuk’a yerleşmeyi seçtim.

Neden?

Çünkü yüzlerce yıldır dört ayrı inanış burada bir arada yaşamayı becermişler.

Yarı aydınlar beni ayıpladılar çocuklarımı bilmem ne kolejine yollamıyorum da Kuzguncuk İlk Okulu’na yolluyorum diye.

Kuzguncuk İlk Okulu’nda ne eksik var? Müzik öğretmeni mi yok? Resim öğretmeni mi yok? Dedim ki: Müzik ya da resim dersi verecek öğretmenin aylığını ben vereceğim, bir tek çocuğa ders vereceğine bir sınıfa verecek…

Kuzguncuklu hanımlar, her ay 30 hanımdan (örneğin 10 Türk Lirası) para topladılar. Yoksul çocuklara burs verdiler. Her yıl yaz okulu yapıyorlar ve hepimizi çalıştırarak yapılıyor o beş-altı haftalık yaz okulu. Örneğin bana diyor ki, “Sen çocuklarla Süleymaniye’ye gidip, anlat… Heykeltıraşa diyor ki, çocuklara çamurla bir şeyler yaptır. O çocukların hayatı değişiyor… Mavi olmak da Mavi Yolculuk da böyle bir şey.

Her uzman kendi dalında bir yıl hazırlanırdı Mavi Yolculuğa. Örneğin Türkan Saylan Amos’a çalıştı bir yıl boyunca, Amos’daki bütün bilgileri topladı. Ben Türkan Saylan’dan dinlediğim bilgilerle Amos’u tanıyorum. Kira tabletleri çıkıyor oradan. Rodoslu gelmiş (kendi toprağında bir şey yetiştiremiyor) buradan tarla kiralamış, dilediğini yetiştirip Rodos’a götürmüş. Bunun kitabesi, yazıtı çıkıyor. Türkan Saylan da yahut Şükran Kurdakul hayata bakmayı senden öğrendim derdi bana. Şükran Kurdakul şair. O da benden şunca yaş büyük… Çocuk yaşta hapse attığımız adamlardan biri, solcu diye.

Mavi Anadoluculuğu, Anadolu’ya değerini vermek diye özetleyebiliriz sanırım?

Yalnızca bu da değil. Bütün bu insanlara Sabahattin Eyüpoğlu’na, Azra Erhat’a, Vedat Günyol’a “Anadolucular” denildi. Ben onlardan esinlendiğim için Anadolucu değilim ben Anadoluluyum.

Belki üst kimlik olarak Anadolu kimliğinin kullanılması daha birleştirici olur. 

Cumhuriyetin başında İstanbul’da okuma yazma bilen insanların sayısı yüzde yedi, Bursa’da yüzde dört, Hakkari’de binde dört. Ben 1950’den itibaren Anadolu’yu dolaşmaya başladığım zaman 1955’te bir köye gidiyorum, dünya güzeli bir kız çocuğu bir şeyler söylüyor, anlamıyorum. Çünkü o Kürtçe biliyor yalnız.

İlk kez o zaman uyandım “nedir bizim halimiz?” O çocuğu ben okula aldıktan sonra ona Türkçe öğretmeye çalışıyorum. Tabi hiçbir zaman doğru dürüst Türkçe bilmiyor. Ben soruyorum Cumhuriyet ne götürmüş köye? Okul götürmüşse eyvallah ama jandarma karakolu götürmüş, hapishane götürmüşse ne diyeyim?

Kısacası bunları gerçekten doğru yorumlamak ve düşünürken tek boyutlu değil, hem geçmişi düşünüp hem geleceği düşleyerek, amaç belirterek. Ben şu anda örneğin önümdeki yıllarda ne çalışacağımı hangi yönde çalışacağımı belirledim kabaca ama onun ayrıntılarını düşünüyorum ona göre kitaplarımı seçiyorum.

Yunan sözcüğü bile Anadolu’da yaratılmış bir sözcük. Hitit arşivlerinde Troia’nın adı Viluşa ‘’Tahtadan Yapılmış Kale’’ demek. Viluşa’nın bugünkü toprak yüzeyinin 6 metre altında yapılmış olan tahtadan duvarlarını izlerini ben gördüm. Viluşa kullanıla kullanıla İluşa oluyor, İluşa oluyor İlion, İlion oluyor İyon. İyon bu güne Yunan diye geliyor. Şimdi ben miyim Yunanlı yoksa Ege’nin diğer tarafı mı?

Bizim Yunan dediğimiz kendine Yunan demiyor ki o Helen diyor, İngilizler ona Grek diyor, hepimiz Grek diye biliyoruz. Ne demek Grek? Amerikalı bir profesör (yüzey araştırması yapıyor Muğla civarında) durmadan Grek diyor. Ben de soruyorum: Hiç buraya Grek gelmiş mi? O da düşünüyor düşünüyor “hayır” diyor. E o zaman niye bana sürekli Grek diyorsun, burası ‘’Kar’’ memleketi. Doğru… “Belki İlion diyebiliriz.” Diyor. “Hayır” diyorum burası Karia, burada Karca konuşuluyordu. Anadolu’yu yalnızca Yunan kültürüyle anlatmazsın.

Tarihi yorumlarken yaptığımız en büyük hatalardan biri de, sizin de bahsettiğiniz bu Batı merkezli okuma.

İşte Mavi Anadoluculuk bunun tersi, yani benim söylediğim gibi düşünmek. Diyelim ki bir kitabı basma işi, bu iş için parayı kim verecek? Batıdan bir kurum… Onu ilgilendiren bir konuysa elbette… Peki ben onun hoşlanacağı bir kitabı mı yazarsam doğru hareket etmiş olacağım yoksa benim insanım doğru bilgilensin diye mi bir kitap üreteceğim? Ben benim insanım doğru öğrensin diye yazdım kitaplarımın hepsini… Bunlar önemli… Çünkü işine gelecek bilgiyi yönlendirebiliyor Batı.

Orhan Pamuk en iyi yazarımız mıydı Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldığında? Ondan daha iyi yazan yok muydu? Yaşar Kemal vardı en azından. Yaşar Kemal onlara onların umduklarından başka davranırdı ama Batılıdan önce biz yabancıladık Yaşar Kemal’i, Kürt diye. Kürtmüş, olsun… Eğer üst kimlik olarak Türklüğü kullanacaksak, ben Yaşar Kemal’den daha iyi bir Türk tanımadım. O Anadolu insanıydı.

Zaman ayırdığınız için çok teşekkürler!

Yüksek Mimar Cengiz Bektaş ile Mimarlık ve Arkeoloji Röportajı

Prof. Dr. Sevil Gülçur Röportajı: Güvercinkayası ve Kalkolitik Dönem

Göbekli Tepe ile İlgili Tüm Merak Ettikleriniz: Jens Notroff Röportajı

Yorumlar

You must be logged in to post a comment Login

Leave a Reply