Hızla eriyen buzullar, yüzlerce yıllık organik eserleri yok olmadan önce kurtarmayı amaçlayan buzul arkeolojisi çalışmalarını hızlandırıyor.

Norveç’in en yüksek dağlarında uzmanlar, uzun süredir buz tabakalarında ilk günkü gibi korunmuş eserleri bulmak için tehlikeli arazileri didik didik ediyor. Dünya genelinde sıcaklıklar artarken, buzul arkeolojisi uzmanlarının buzulların erimesiyle açığa çıkan bu eserleri, sonsuza dek yok olmadan önce bulması gerekiyor.
Norveç’in Innlandet Dağları’nın yükseklerinde, bir buz kütlesinin üzerinde kahverengi deri bir makosen belirdi. Bölgede yürüyüş yapan tarih meraklısı Reidar Marstein bunu görür görmez önemli bir keşif olduğunu anladı. Ayakkabıyı kağıt ve plastiğe sarıp yamaçtan aşağı taşıdı ve yerel bir arkeoloğu aradı. 2006 yılının olağanüstü sıcak bir Eylül gününde bulunan bu mükemmel durumdaki parça, bir bilim dalının çehresini tamamen değiştirecekti. Yapılan incelemeler, ayakkabının tam 3.400 yıllık olduğunu gösterdi.
(İlgili: Norveç’teki Buzullarda 1.500 Yıllık Ok Bulundu)
Bu buluntu, dünyadaki en büyük buzul arkeolojisi programının temelini oluşturdu: Norveç’in “Buzun Sırları” (Secrets of the Ice) projesi. Marstein ve o gün telefonla aradığı Espen Finstad, ayakkabının keşfinden sonra Innlandet İl Meclisi ve Oslo Kültür Tarihi Müzesi ile ortaklaşa bu araştırma girişimini başlattı. O günden beri projenin küçük arkeolog ekibi, buzul erimesinin zirveye ulaştığı Ağustos ve Eylül aylarında geçmişe dair yeni ipuçları bulmak için Innlandet Dağları’nı karış karış geziyor.
Kültür Tarihi Müzesi ve program bünyesinde çalışan buzul arkeolojisi uzmanı Julian Post-Melbye, “Tarihöncesi dönemden bulduğumuz her şey, buraya hayvan derisinden yapılma ayakkabılar giyen birileri tarafından taşınmış olmalı. Başka şansları olmadığı için oldukça dayanıklı ayakkabılardı. Onlar için sıradan bir gündü” diyor. Bugün ise dağlarda yürümeyi kolaylaştıran, parayla satın alınabilecek en iyi hafif ekipmanlar ve Gore-Tex kıyafetlerle arazi çalışması yapmanın insana haddini bildiren bir yanı olduğunu da sözlerine ekliyor.

“Buzun Sırları” projesi arkeologları bugüne kadar yaklaşık 4.500 eser topladı. Bunların arasında dünyanın en eski sağlam ahşap kayak çifti, Tunç Çağı’nda bir ren geyiği avcısı tarafından fırlatılmış 3.000 yıllık bir ok ucu ve eski ticaret yollarında kaybedilmiş tekstil ürünleri, tuzaklar ve tunikler yer alıyor. Program, geçen yıl koruma, araştırma, eğitim ve halkla ilişkiler alanındaki küresel başarısıyla iki Avrupa Kültür Mirası Ödülü’ne layık görüldü.
Ağustos ayında Post-Melbye, ülkenin en yüksek zirvelerinin eteklerinde yer alan Lom köyündeki Norveç Dağ Merkezi müzesinin arka odasında o günün buluntularından birini gösterdi. Bu müze, programın keşiflerinden yaklaşık 100 tanesine ev sahipliği yapıyor. Kilitli küçük bir poşetten, Vikinglerin av etlerini taşımak için kullandıkları bir sepetin kırılgan haldeki parçasını çıkardı. Ekip, birkaç yıldır bu deri örgüleri bir yapboz gibi bir araya getirmeye çalışıyor. Ancak ince deri şeritleri masaya bırakır bırakmaz parçalanmaya başladılar.
Buz, çürüme sürecini askıya alır. Ahşap ve tekstil gibi organik malzemeleri oksijensiz, sabit ve düşük bir sıcaklıkta tutarak, normalde birkaç ay içinde maddeleri çürütecek mikrobiyal aktiviteyi yavaşlatır. Sürekli hareket halinde olan buzullar içlerindeki nesneleri zamanla ezip yok etse de, onların hemen yanında bulunan ve “buz yamacı” denilen, yavaş eriyen durağan buz kütleleri eserleri binlerce yıl boyunca ilk günkü gibi koruyabilir. Ancak bu tarihi eserler donmuş topraklardan çıktıkları an korumasız kalır; hava koşullarına ve çürümeye karşı savunmasız hale gelir.
Bugün, iklim değişikliği Alpler’den Rocky Dağları’na, oradan Altay Dağları’na kadar dünya genelindeki buzul erimesini benzeri görülmemiş bir hızla tırmandırırken, buzul arkeolojisi uzmanları da yüzeye çıkan eserleri bulmak için zamana karşı yarışıyor. Zamanın daraldığı ve kaynakların kısıtlı olduğu bu baskı altında, ısınan bir dünyada yok olup gitmeden önce kalıntıları kurtarmak için yüksek riskli bir kurtarma faaliyeti yürütüyorlar.
2011 yılından beri Moğolistan’da kazılar yapan Colorado Üniversitesi Doğa Tarihi Müzesi arkeoloji küratörü William Taylor’a göre; insanlık tarihinin birçok bölümü, hızla eriyen bu nadir dağ buzlarında korunuyor ve bu alanların çok azı düzgün bir şekilde incelenebiliyor. Taylor; Asya dağlarının büyük bölümünün buzullar ve buz yamaçları açısından çok yetersiz belgelendiğinden ve erimenin çok hızlı ilerlediğinden endişe ettiğini, içinde korunan kültürel miras ve bilimsel bilginin birkaç yıl içinde yok olup gideceğini belirtiyor.
Şimdilik, dünyanın dört bir yanındaki buzul arkeolojisi uzmanları; soy bilimciler, tarihçiler, yaban hayatı araştırmacıları, ren geyiği çobanları ve dağ insanlarıyla birlikte çalışarak dağ yaşamının bin yıllar içinde nasıl değiştiğini anlamamıza yardım edecek o büyük yapbozun parçalarını birleştiriyor.

Zamana karşı arkeolojik bir yarış
Antik kalıntıları açığa çıkarmak hiç de kolay bir iş değil. Post-Melbye, “Dağlarda yürümeye gönüllü ve yetenekli olmalı, aynı zamanda eserleri çıkarıp belgeleyecek arkeolojik deneyime sahip olmalısınız” diye açıklıyor. Buz yamaçlarını incelemek; stratejik planlama, sabır ve arkeoloji, haritalama, koruma ve buzul bilimi alanlarında uzmanlık gerektiriyor; bir dağcının fiziksel gücü ve becerisinden bahsetmeye gerek bile yok.
Binlerce yıl önce hayvanlarıyla birlikte yüksek rakımlı yaylalardan geçen avcıların ve tüccarların yaşamının nasıl olduğunu çözmek, zaman daraldıkça ve yüksek dağ zeminleri istikrarsızlaştıkça daha da zorlaşıyor. Geçen yıl hiçbir güvenlik ekipmanı olmadan bir buzul çatlağına düşen Post-Melbye; “Birinin içeri tırmanıp beni çıkarması gerekti. Başka bir meslektaşımın üzerine kaya düştü, neyse ki durumu iyi; ancak buz yamaçları eridikçe dikleşiyor ve çevrelerindeki permafrost, yani 8.000 yıldır orada olan donmuş kaya yapısı çözülüp çöküyor” diye belirtiyor.
Stockholm Çevre Enstitüsü geçen yıl, 2030 yılına kadar dünyadaki fosil yakıt üretiminin Paris Anlaşması’nda belirtilen sınırın iki katından fazlasına çıkacağını raporladı. Sadece Norveç’te, sera gazı emisyonları şu an durdurulsa bile, dağ buzlarının %80’inin bu yüzyılın sonuna kadar yok olacağı tahmin ediliyor.
Post-Melbye, “Son 15 yılda, Norveç’teki en önemli alanlarımızın bazılarında buzun yarısının yok olduğunu kendi gözlerimle gördüm” diyor. “Norveç buzullarının geleceğine dair öngörüler, benim ömrüm tükenmeden onların da tükeneceğini söylüyor.” Üstelik buz yamaçlarının buzullardan daha önce yok olacağını da ekliyor: “Önümüzdeki 20 yıl içinde geriye pek fazla buz yamacı kalacağını sanmıyorum.”
Oksijene maruz kalmak, Kuzey Moğolistan’da buzların arasından çıkan birçok eserin çoktan organik olarak bozulmasına yol açtı; bu da insanların ve hayvanların binlerce yıl önceki iklim değişikliklerine nasıl uyum sağladığına dair soruları yanıtsız bıraktı. Bu yüzden Taylor, son birkaç yıldır yönünü ülkenin batısındaki en yüksek zirvelere çevirdi. Taylor, “Şimdi aynı durumun Altay Dağları’nda da yaşandığını görüyoruz” diyor. “Bu inanılmaz arkeolojik ‘derin donduruculardan’ bir şeyler öğrenmek için zaman daralıyor. Üstelik fon bulma fırsatlarımız da geçen yıl büyük darbe aldı.”

Genç ve geleceği belirsiz bir bilim dalı
Geleceği bu kadar pamuk ipliğine bağlı bir alan için buzul arkeolojisi aslında oldukça yeni bir disiplin. Post-Melbye, bu disiplinin 1991 yılında Buz Adam Ötzi’nin bulunmasıyla doğduğunu hatırlatıyor. Avusturya ve İtalya sınırında yürüyüş yapan Alman bir çift, yakın zamanda ölmüş bir dağcı sandıkları, ancak sonradan 5.300 yıllık tarihöncesi bir insan olduğu anlaşılan kalıntıyla karşılaşmıştı. 1914 yılında Norveç’teki bir buz yamacında bulunan ok ucundan beri, eriyen buzların üzerinde zaman zaman açıkta kalan bazı eserler keşfedilmişti; ancak kalıntı arayışını asıl kamçılayan Ötzi oldu.
Küresel sıcaklıklar yükselmeye devam ettikçe, dünya genelinde acil ve sistematik incelemeler başladı. Kanada’nın Yukon bölgesi ve Alaska gibi yerlerde inceleme, belgeleme ve koruma programlarının kurulmasıyla disiplin, 1990’lı ve 2000’li yıllarda resmi araştırma protokollerini geliştirdi. 1999 yılında, ilk kadın yüksek irtifa arkeoloğu olan Constanza Ceruti’nin eş liderliğindeki bir keşif ekibi, And Dağları’nın ücra bir köşesinde dünyadaki en eski mumyaları, yani “Llullaillaco Çocukları”nı buldu. İnka İmparatorluğu’na ait olan, uyuşturulup ritüel gereği kurban edilerek MS 1500 civarında gömülen bu üç çocuk; bir yanardağın tepesine yakın, deniz seviyesinden 6.735 metre yükseklikteki dünyanın en yüksek arkeolojik sit alanında, sıfır nemde adeta dondurularak kurutulmuş ve kusursuz bir şekilde korunmuş halde bulundu.
Son 15 yılda, araştırmacıların ortaya çıkarılan eserlerden elde ettiği referans veri tabanı genişlerken, analizler için gereken organik DNA miktarı ise iyice azaldı. Yeni nesil DNA dizileme teknolojisi, 2010 civarında bu alanda bir devrim yaratarak antik genomların tamamını daha erişilebilir kıldı. Bu teknik, çoktan yok olmuş hayvanların, bitkilerin ve insanların kökenleri, hastalıkları ve göçleri hakkındaki detayları ortaya çıkarmak için antik DNA’yı analiz edebiliyor. “Buzun Sırları” projesinde keşfedilen eserler de bu DNA analizinden geçiyor ve yaşları karbon tarihleme yöntemiyle belirleniyor. Ardından da asıl dedektiflik işi başlıyor.
Post-Melbye’nin ekibi, buzun içinden çıkan kalıntıların arasında eski insanların ve hayvanlarının yaşamlarına ve çevrelerine dair ipuçları arıyor. Bunun iğneyle kuyu kazmak gibi detaylı bir süreç olduğunu söyleyen Post-Melbye, “Atların üzerinde hangi polenler vardı ve ne yemişlerdi? Kusursuz bir şekilde korunmuş gübrelerine bakarak hangi parazitlere sahip olduklarını anlayabiliyoruz” diye belirtiyor. Araştırmacılar, alet yapımında daha bükülebilir olması için insanlar tarafından çiğnenen huş ağacı kabuğu reçinesinden, insan DNA’sının izini Taş Devri’ne kadar sürmeyi başardılar. “Buzun Sırları” projesi, büyümekte olan Norveç arkeoloji kayıtlarındaki boşlukları doldurarak geçmişe adeta yeniden hayat veriyor.
Buzul arkeolojisi; arkeologların Avrupa, Asya ve Amerika genelinde, hatta Yellowstone ve Glacier Ulusal Parklarında çalışmalar organize etmesiyle önümüzdeki on yıllarda altın çağını yaşamaya hazırlanıyor. Ancak son teknolojik gelişmelere rağmen, bu alan dünyanın birçok bölgesinde buz yamaçlarından çıkan nesneleri ve biyolojik materyalleri tespit etmek, kurtarmak ve belgelemek için gereken yatırımdan ve insan gücünden yoksun. Taylor, “Bu durum, buzul erimesi ve diğer çevresel zorlukların yarattığı tüm bu mevcut kargaşanın ortasında, bilim dünyası için telafi edilemez devasa bir bilgi kaybı anlamına geliyor” diyor.

Zaman eriyip gidiyor
Lom’da sergilenen eserlerden arabayla 45 dakika uzaklıkta, Norveç’in en yüksek dağındaki Jotunheimen Ulusal Parkı’nın virajlı yollarının yukarısında bir buz tüneli yer alıyor. Norveç ana karasındaki en eski buz kütlesi olan 7.600 yıllık bir buz yamacının içinden geçen bu tünelde durduğunuzda, Lom sakinlerinin arkeoloji programlarıyla neden bu kadar gurur duyduklarını çok net anlayabilirsiniz. Post-Melbye; el oyması orijinal tünel eridikten iki yıl sonra, 2012 yılında yerel halkın, Norveç’in iç kesimlerine ziyaretçi çekmek amacıyla “Klimapark 2469” adlı bu yaklaşık 60 metre uzunluğundaki buzul mağarasını oymak için haftalarca çalıştığını anlatıyor.
Orijinal buz mağarası için seçilen alanda, “Buzun Sırları” ekibi, Lom köylülerinin Demir Çağı’ndaki ataları tarafından yabani ren geyiklerini gütmek için kullanılan mızraklar, ok sapları ve ürkütme çubukları bulmuştu. Ziyaretçiler, Norveçli buz sanatçısı Peder Istad tarafından tasarlanan buz mağarasında yürürken, İskandinav mitolojisinden ilham alan buz heykelleriyle ve arkeoloji programındaki eserlerin replikalarıyla karşılaşıyorlar.
Post-Melbye, “Buradaki insanlar antik DNA sayesinde köklerinin izini sürebilirler. Bazı çiftlikler, 900 yıllık kilisemizdeki yazılı kayıtlardan beri aynı ailenin mülkiyetinde” diyor. “Dağ geçitlerinin kesiştiği noktalara dayanarak, şu an burada kalan çiftliklerden hangisinin bu rotayı en çok kullanmış olabileceğine dair mantıklı tahminlerde de bulunabiliyoruz.”
Lom’daki Dağ Merkezi’nde sergilenen programın en eski nesnelerinden biri, Taş Devri’nden kalma 6.000 yıllık bir ok ucu sapı. Ancak Post-Melbye, şu an Oslo’nun büyüyen Kültür Tarihi Müzesi’nde sergilenen eserlerin büyük bir çoğunluğunun Geç Roma Dönemi (kabaca MÖ 753 ile MS 476 arası) ile bağlantılı olduğunu açıklıyor. Örneğin arkeologların bulduğu bir Roma sandalı, bir zamanlar insanlar için geçilmez olduğuna inanılan yüksek dağ ticaret yolları hakkındaki bilgilerini tamamen değiştirdi.
“Buzun Sırları” için buz yamaçlarının buzul yapısını inceleyen ve Klimapark 2469’u denetleyen Norveç Bilim ve Teknoloji Üniversitesi’nden mühendis Rune Strand Ødegård, “Norveç’te diğer her yerden daha fazla eser bulunuyor. Alpler gibi yerlerde daha dik araziler ve daha fazla buzul olabilir, ancak buradaki koşullar onları korumak için ideal” diyor. “Bu bölgedeki buzullar yok olmadan ve her şey kaybolmadan önce, önümüzdeki on yıllarda sahip olduğumuz zaman diliminde mümkün olduğunca çok şey toplamamız ve anlamamız gerekiyor.”
Ancak sorun şu ki, eserler durumlarına ve malzemelerine bağlı olarak, bulundukları anda neredeyse aynı hızla parçalanabiliyorlar. Zorlu hava koşullarında kas lifleri ve tekstil ürünleri aşırı derecede kırılgandır ve “Buzun Sırları” projesinin, 70 farklı alandan çıkan nesne birikimine karşı çalışan sadece beş arkeologdan oluşan küçük bir ekibi var.
Bu aciliyet, buzul arkeolojisi alanının en büyük zorluğu; ama aynı zamanda, tek bir yüzyıl içinde var olup yok olabilecek bu alanın var olma sebebi de bu.
Post-Melbye, “Dağ manzarasının gözlerimin önünde değiştiğini gördükçe, yüksek dağlardaki atalarımızın başarılarını ve tarihlerini güvence altına alma görevinin benim kuşağımın arkeologlarına düştüğünü fark ediyorum. Eğer bunu şimdi yapmazsak, bir daha asla bu şansı elde edemeyeceğiz” diye belirtiyor.
Smithsonian Magazine. 21 Mayıs 2026.
You must be logged in to post a comment Login