Antik Afrika’nın Yıldızı Olan Bu Dört Kayıp Şehre Ne Oldu?

Thonis-Heracleion, İskenderiye, Meroe ve Jenne-Jeno bir zamanlar çok kültürlülük ve zenginlik merkezleriydi, ancak servetleri zamanla azaldı. Eski ihtişamları gözden kaybolmasına rağmen arkeoloji şimdi görkemli geçmişlerini ortaya koyuyor. 

Sudan’daki Meroe’nun dik kenarlı piramitleri.

Gize’nin devasa anıtları ve Thebes’in görkemli tapınakları, onları inşa eden Afrika şehirlerinin büyüklüklerine tanıklık etti. Ancak Afrika’daki diğer antik yerler azametleriyle rekabet etse de, bu muhteşem şehir merkezlerinin izlerini bulmak daha zor oldu.

(İlgili: Büyük İskenderiye Kütüphanesi Hakkında Neler Biliyoruz?)

Günümüzde Mısır, Sudan ve Mali’de bulunan ve bir zamanlar gelişen bu şehirler, arkeologların şaşırtıcı bulgular yaptıkları modern zamanlara kadar tarihte kayboldu.

1- Thonis-Heracleion, Mısır: Meşgul bir liman 

Eski Mısır’ın kayıp şehri Thonis-Heracleion, arkeologlar tarafından şimdiye kadar keşfedilen en büyük batık buluntu yerlerinden biri. Binlerce yıl boyunca suyun altında gizlenmiş ve varlığı sadece birkaç nadir yazıtta ve antik metinlere kaydedilmişti. Nil’in ağzındaki bu liman, Mısır’ın gücü MÖ 7. yüzyılda kaybolduktan sonra yükselmiş, Mısırlılar için Thonis ve Yunanlar için Heracleion olarak bilinen, hayati bir ticaret ve kültür merkezi olarak gelişmişti ve ardından ortadan kayboldu.

2000 yılında, Avrupa Sualtı Arkeolojisi Enstitüsü’nden sualtı arkeoloğu Franck Goddio, bu kıyılarda neden hiçbir iz görünmediğini keşfetti: Tüm şehir, MS 8. yüzyıla kadar Akdeniz’in altına batmıştı, Abu Qir Körfezi’ndeki bugünkü kıyı şeridinden yaklaşık 6,5 km uzakta, 10 metre suyun altında arama yapan Goddio’nun ekibi, Amon tapınağının kalıntılarını ve şehri birbirine bağlayan bir kanal sistemini buldu. 

Arkeolog Franck Goddio ve sualtı ekibi, yüzeye çıkarmadan önce bir firavun heykelini incelerken.

70’ten fazla batık gemi ve yüzlerce çapa, Thonis-Heracleion’u Babil ve Pompeii ile eşit derecede hareketli bir ticaret merkezi olduğunu gösterdi. Sualtı keşifleri arasında sfenks ve hükümdar figürleri, yüzükler, sikkeler ve bolluğun sembolü olan Mısır tanrısı Hapi’nin büyük bir kırmızı granit heykeli vardı. Diğer eserler arasında lüks Yunan seramikleri ve meyvelerle dolu 2.400 yıllık hasır sepetler bulunuyordu.

Bu canlı şehir dalgaların altında nasıl kayboldu? Araştırmacılar, depremlerin, depremlere eşlik eden gelgit dalgalarının ve yumuşak, sıvılaşan toprağın bir kombinasyonunun, Thonis-Heracleion’un kendi ağırlığı altında batmasına neden olduğuna inanıyor.

Thonis-Heracleion’da bulunan ve Firavun I. Nectanebo tarafından yayınlanan bir stel, yerel tapınaklara yapılan adakları kaydediyor.

2- İskenderiye, Mısır: Öğrenme ve Kültürün Merkezi

İskenderiye’nin Akdeniz limanı, Makedonya’nın Antik Yunan krallığının kralı Büyük İskender tarafından Mısır’ın Nil Deltası’nın kenarında kurulan en ünlü şehriydi. Bugün, eski kentin büyük bir bölümü ıslak zemine batmış ve yaklaşık 6 metre suyun altına oturdu. İskender’in seyahatleri sırasında MÖ 332’de kurulan şehir, hızla öğrenme ve kültür merkezi haline gelerek Akdeniz ticaretine erişilebilmişti. Yunan, Mısırlı ve Yahudi alimler İskenderiye’nin eğitim tapınakları arasında yer almışlardı.

Mouseion bölgesi, Aristeas’a göre “dünyadaki tüm kitapları” toplamak için kurulan Büyük Kütüphane’yi içeriyordu. (Kütüphane Roma ile savaşlar sırasında yangınla büyük ölçüde tahrip edildi.) Öklid (Euclid), Arşimet (Archimedes) ve Batlamyus da dahil olmak üzere antik dünyanın en büyük zihinlerinden bazıları, İskenderiye’de evlerini yaptı. İskenderiye’den coğrafyacı Eratosthenes, burada dünyanın boyutlarını ilk kez ölçtü. Oradaki yüzlerce bilgin, Eski Ahit’in İbranice’den Yunanca’ya ilk çevirisini yaptı. İskenderiye, MS 7. yüzyıla kadar, Pers ve daha sonra Arap akınlarına uğrayana kadar gelişmeye devam etti. 

Modern İskenderiye’nin merkezinde, Mısır’da yapılan son kazılar, antik kentin kraliyet semtini ortaya çıkardı.

MS 365’teki büyük bir tsunami, diğer şeylerin yanı sıra,büyük bir yıkım yarattı. Antik İskenderiye şehri, felaket vurduğunda diğer birçok şehir gibi terk edilmek yerine, üzerine yeni, modern bir şehir inşa edilerek yok edildi. Büyük İskender ve Kleopatra’nın mezarları gibi İskenderiye’nin en ünlü anıtlarından bazılarının kesin yerleri ise hala bir gizem olmaya devam ediyor. 

3- Meroë, Sudan: Savaşçı Kraliçelerin Şehri

Mısır’da sadece güçlü şehirler hüküm sürmedi. Güney Nil Vadisi boyunca Nubia’da eski bir krallık olan Kush’un liderleri, günümüz Sudan’ında MÖ 6. yüzyılda Meroë’de bir başkent kurdu. Verimli topraklarla çevrili ve Afrika ticaret yollarının ortasında yer alan bu şehir, güzel şekilli altın parçaları üreten bir metal işleme endüstrisini destekledi.

Meroë’deki kuzey mezarlığında bulunan altın bilezik.

Kushite kültürü Mısır ve diğer Afrika etkilerini karıştırmıştı. Bazı tapınaklarda, oymalar Amon ve İsis gibi önemli Mısır tanrı ve tanrıçalarını tasvir ederken; diğerlerinde, genellikle bir yay ve okla öne çıkan Kuşit savaş tanrısı aslan başlı Apedemak’ı tasvir etmişlerdi. Mısır mirası, Meroë şehrindeki iki ana mezar alanında bulunan 200’den fazla dik piramit ve mezarında en çarpıcı şekilde ortaya çıkmıştı. Burada, krallar, kraliçeler ve soylular, bazen kurban edilen hayvanların ve hizmetkarların cesetleri eşliğinde gömülmüştü.

Kushite Krallığı ayrıca güçlü kadın yöneticileriyle de ünlüydü. Kandakes olarak bilinen bu kraliçeler ve kraliçe anneler silahlanmaya karşı değildi. Yunan tarihçi Strabon, MÖ 1. yüzyılda Romalılarla savaşan Kraliçe Amanirenas’tan (yanlışlıkla Kraliçe Candace olarak bahseder) “erkeksi bir kadın ve bir gözü kör” olarak bahseder. Sonraki yüzyılın başlarında hüküm süren Kraliçe Amanitore, tapınak duvarlarında uzun bir kılıç tutarken tasvir edilmiştir.

Meroë’de 200’den fazla piramit ve mezar bulunuyor.

MS 4. yüzyıla gelindiğinde, krallık, muhtemelen yakındaki Aksum krallığının saldırısından sonra zayıfladı. Sudan tarihinin gururlu bir parçası olan Meroë, mezar soyguncularının ve daha sonra arkeologların zenginliklerini ortaya çıkardığı 19. ve 20. yüzyıllara kadar Batı tarafından büyük ölçüde göz ardı edildi.

4- Jenne-Jeno, Mali: Zanaatkarların Evi

Sahra Çölü, Kuzey Afrika’ya yayılıyor ve Batılı tarihçilerin inandığı gibi, kuzeyden gelen tüccarların zorlu kumlar boyunca ticaret yolları kurdukları MS 9. yüzyıla kadar şehirlerin gelişmesini engelleyen bir engel oluşturuyordu. Modern Mali’deki Djenné yakınlarındaki canlı antik Jenne-Jeno kentinin keşfi, onların yanıldığını kanıtladı. 

1970’lerde, hava fotoğrafçılığı, Nijer Nehri yakınlarındaki verimli topraklarda höyük bir yerleşimin kalıntılarını ortaya çıkardı. Bu arkeolojik sit alanında, arkeolog Susan ve Roderick McIntosh, bir zamanlar MÖ 250 yıllarına tarihlenen kalabalık bir topluluğu ortaya çıkardı ve bu keşif Jenne-Jeno’yu Sahra altı Afrika’da bulunan en eski şehirlerden biri haline getirdi.

Jenno-Jeno’dan pişmiş toprak figür.

Burada yaşayan sakinler pirinç, sorghum ve diğer tahılları yetiştirdiler; işlenmiş demir, bakır ve bronz süslemeler; şekillendirilmiş ince çanak çömlekler ve etkileyici pişmiş toprak heykeller yaptılar. Orada bulunan yüzlerce küçük kil hayvanı, çocukları eğlendirmek için oyuncak olarak hazırlanmış olabilir.

Belki de kerpiç konutlarında 7.000 ila 13.000 kişi yaşıyordu ve muhtemelen yakınlarda kümelenmiş kasabalarla ticaret yapıyorlardı. Sıkıca dokunmuş düzeninin, saraylardan veya diğer büyük yapılardan yoksun olması, şehir sakinlerinin nispeten eşitlikçi olduğunu gösteriyor. Jenne-Jeno neredeyse 1000 yıl boyunca dopdolu bir yaşama sahipti. 

11. ve 12. yüzyıllarda, muhtemelen Timbuktu gibi diğer şehirlerin parlamaya ve nüfusu çekmeye başlamasıyla şehir geriledi. Bugün, Djenné ve komşu sit alanları UNESCO Dünya Mirası listesinde.


National Geographic. 24 Mayıs 2022.

Yorumlar
Abdullah Gül Üniversitesi Mimarlık bölümü mezunu. Erciyes Üniversitesi'nde Mimarlık Anabilim Dalında Yüksek Lisans yapıyor. Kültürel mirasın korunması ve restorasyon alanlarında çalışmalar yapıyor.

You must be logged in to post a comment Login