Türk Tarihinde Halı Sanatı

Tarih çerçevesi içerisinde halı, Türklerin üstünde oturdukları, çadırlarının içini sıcak tutmak için tabana serdikleri, üstünde namaz kıldıkları yahut da duvarlarını süsledikleri gündelik bir eşya iken zamanla kültürümüzün bir ifadesi olarak gerçek bir sanat eseri yerini almıştı.

Anadolu Selçuklu Dönemi halısı. Konya. 13. yüzyıl.

Halı dendiğinde tüm dünyada akla ilk gelen “yaylacı Türkler”di.  Tüm Asya’yı kuşatan, özellikle kuzeyde kalan bölgeler içerisinde halının hammaddesi olan yünün elde edildiği küçükbaş hayvanlar, büyük olasılıkla bu bozkır toprakların karakteristik göçebeleri olan Türkler tarafından ehlileştirilmişti.

(Türk ve İslam Eserleri Müzesi’nden Görülmesi Gereken 11 Selçuklu Eseri)

Tarihin bilinen en eski halısı; Pazırık Halısı

Tarihin bilinen en eski halısı, Altay dağları Pazırık mevkiinde Arkeolog Rudenko tarafından çıkarılan ‘Pazırık Halısı’.  Bölgede açılan sekiz adet kurgandan biri olan beşinci kurganda buzulların içinden çıkarılan Pazırık Halısı, dünyanın bilinen en eski halısı. Motiflerin zenginliği, inanılmaz inceliği ve dokuma özellikleri ile tüm dünyada dikkatleri çeken Pazırık Halısı, ilk kez 1953’te yayınlanarak büyük ilgi uyandırmıştı.

Pazırık Halısı

“Halı, 1.89 x 2 m. boyutunda ve çok ince bir yünden yapılmış olup, 10cm2’de 36.000 Gördes düğümü ile inanılmaz ve daha sonraları erişilmemiş bir ustalık eseridir. Halı, süvari figüründen geniş bordür, geyik figürlerinden ikinci geniş bordür, grifonlardan bir iç ve bir dış dar bordür, zeminde 24 kare halinde haçvari çiçeklerden, kırmızı zemin üzerine beyaz, sarı ve mavi renklerin hakim olduğu dama tahtasına benzer bir örnek göstermektedir.”

Pazırık Halısı detay.

Pazırık halısı kronolojik olarak hala tartışmalı da olsa; halının yanında ölü bir at ve at arabasının bulunması, kurgana mumyalanmış, dövmeli ölülerin de gömülmesi, gömülme adetleri ve diğer kurganlardan çıkan buluntular göz önünde alındığında, Asya Hunları’na ve MÖ 3 yüzyıla tarihlendiriliyor.

Doğu Türkistan’da bulunan halılar

Arkeolog Rudenko Pazırık halısını keşfetmeden 45 yıl kadar önce, Orta Asya’daki keşifleriyle tanınan Macar asıllı İngiliz arkeolog Aurel Stein Doğu Türkistan’ın Lop gölü batısında yer alan Lou-Lan’da 3. ve 4. yüzyıllardan kalma düğümlü halı parçaları bulmuştu.

(Geçmişten Günümüze Minyatür Sanatı)

British Museum’da ve Hindistan’da Yeni Delhi Müzesi’nde sergilenen bu parçalar; kalın, sert ve boyanmamış yünden bükülmüş ipliklerden yapılmıştı. Bazı parçalarında ise üç çeşit sarı, koyu mavi, kırmızı, mat yeşil ve kahverengi renklerden oluşan canlı ve parlak renk baklavalar, şeritler ve çok stilize çiçeklerden yapılmış örnekli motifler yer alıyordu.

Birkaç yıl sonra başka bir arkeolog, Kuça’nın batısında, 16 x 26 cm boyutlu yine sert ve kalın boyasız yünden bükülmüş, kırmızı zemin üstüne siyah konturlu sarı renk bir ejder kuyruğunu andıran işlenmiş figürü bulmuştu. Bu parça şimdi Berlin İslam Sanatları Müzesi’nde ve 5. ila 6. yüzyıla tarihlendiriliyor.

9. yüzyıl Fustat’ta bulunan Abbasi Devri halıları

Abbasiler döneminde dokumacılık, Türklerle birlikte Orta Asya’dan batıya getirilmiş bir kültürel gelenek halini almıştı. Daha sonraları Selçuklu Türkleri’nin hakimiyeti ile önce İslam coğrafyasına daha sonraysa diğer coğrafyalara dağılmıştı. Lamm tarafından Fustat (eski Kahire)’ta bulunan tek argaçlar üzerine sıralanmış ve kısa yün ipliklerle atılmış düğümlerden oluşan iki halı parçası, Doğu Türkistan’daki halıların tekniğini andırmakta. Bunlardan birisi kızıl kahverengi zemin üzerine, koyu mavi, yeşil ve devetüyü renklerinden meydana gelirken; iç içe altıgen yıldızlardan örnek gösteriyor.

Diğer parçanınsa Abbasi devrine ait olduğu düşünülüyor. Kahire Arap Müzesi’nde bulunan kufi kitabeli iki parçadan biri, 818 yılına tarihlendiriliyor. Kufi kitabeli üçüncü parça ise Washington Textile Museum’da sergileniyor. Bu örneklerin yanı sıra diğer bulunan parçalarsa New York Metropolitan Müzesi’nde yer alıyor. Düğüm ve işleme tekniği bakımından Doğu Türkistan’da bulunan örneklerle benzerlik gösteren bu parçaların yine Türklerin etkisinde oluşturulduğu söylenebilir.

Selçuklu Dönemi halıları

Anadolu’nun fethiyle beraber Türklerin inancı, kültürü ve sanatı da bu topraklara onlarla beraber girmişti. Büyük Selçuklu’dan elimizde kalmış hiçbir halı ya da kilim örneği yok fakat; 13. yüzyılın başlarından bizlere ulaşan Konya Selçuklu halıları, Büyük Selçuklu’nun devamı niteliğinde sayılabilir. 1905 yılında kaşif Martin, Konya Alaeddin Camii’ndeki Selçuklu halılarını keşfedene dek, bu halılar kimsenin dikkatini çekmemişti. Martin bu halıları, 1908’de -biri text diğeriyse levhalardan oluşan yarım metrelik boyda olmak üzere- iki ciltten oluşturduğu, A History of Oriental Carpets Before 1800 (Vienna,1908) eserinde yayımladı.

Boyutları 5-6 metreyi bulan bu büyük, karakteristik halılar; iri ve dik hatlı kufi yazılar, geometrik desenlerle harmanlanmış bitki motifleri ile süslenmiş böylece Selçuklu devrinin en abidevi örneklerini yansıtan eserler haline gelmişti. Bu halılarda, camii için yaptırıldığından dolayı figür bulunmuyor.

Son yıllara gelene kadar hayvan figürünün Selçuklu halılarında kullanıldığı bilinmezken, 1990 yılında New York Metropolitan Müzesi adına alınan bir halı tüm bilinen gerçekleri yok etmişti. Bu halının Tibet’teki Çinlilerce tahrip edilen bir Budist tapınağından getirildiği biliniyordu. Bulunan bu halıyla birlikte Tibet’te dört farklı halı daha keşfedilmişti. Halılarda kullanılan yünün cinsi, dokuma tekniği ve renkleri incelendiğinde diğer Anadolu Selçuklu halıları ile aynı karakteristik özellikleri gösterdiği görülmüştü. Teknik analizler bunlardan bazıların 13. ve hatta 12. yüzyıldan kaldığını göstermişti.

Selçuklu dönemi hayvan figürlü bu halıların, 14. yüzyılda hayvanlı figürlü halılar olarak yeniden bir gelişim safhası yaşadığı görülüyor. Bu halıların ilk kez, başta İtalyanlar olmak üzere Avrupalı ressamların resimlerinin içerisinde dekoratif olarak kullanıldığı biliniyor. Anadolu’nun hayvan figürlü halılarında kullanılan bu karakteristik hatlar ve motifler 16. ve 17. yüzyıl boyunca devam ediyor; fakat sonrasında kayboluyor.

Halının Osmanlı Dönemi içerisindeki serüveni

1451 Fatih devrinden sonra başlayarak Anadolu halılarının geometrik ve karakteristik özellikleri adeta yıkıma uğruyor. Aşırı derecede üsluplanarak geometrikleşmiş bitki motifli kompozisyonlar ve abartılmış desenlerin etkisi 16. yüzyıl boyunca halılarda kendini göstermişti. Bu üsluptaki halılara Holbein halıları deniyordu. Bu ismin verilmesinin sebebiyse; Alman ressam Holbein’ın halıları tablolarında resmetmiş olmasıydı.

Osmanlı’nın yükselişine paralel olarak sanatta görebileceğimiz zenginlik  halılarda da çeşitliliğini göstermişti. 17. yüzyılda halılar, teknik ve desen bakımından farklı fakat esaslık bakımından aynı olan iki grup altında toplanıyordu. İlki Uşak Halıları, ikincisiyse Osmanlı Saray Halıları.

16. yüzyıldan itibaren hızla gelişerek klasik halini alan Uşak halıları genel olarak Avrupa’ya ihraç edilen halılardı.  Kendi içerisinde Madalyonlu ve Yıldızlı olmak üzere ikiye ayrılan Uşak halılarında; Madalyonlu’lar 10 metreye kadar uzun olabiliyorken, Yıldızlı Uşak Halıları’nda 4 metreden uzununa pek rastlanmıyordu. Genelde Avrupalıların siparişleri üzerine üretilen Uşak halıları hakkında Aslanapa şöyle diyor;

“VIII. Henri’nin Kraliçe Elizabeth zamanında 1570’de kopya edilen bir aile resminde, ayakları altına serilmiş bir madalyonlu Uşak halısı tasvir edilmiştir.”

Türk Halı Sanatının Bin Yılı, Oktay Aslanapa, Eren Yayıncılık, 1987, s.107

İkinci bir grup olan Saray Halıları ise yine 16. yüzyılın son yıllarında ortaya çıkan bir üsluptu. Osmanlı  sanatının 16. yüzyıl etkisinde ortaya çıkan natürasit yaprak ve çiçek desenlerini oluşturan lale, karanfil, sümbül, nar çiçekleri halı sanatına da yansımıştı. Çok zengin ve incelikle dokunan bu lüks halılar, kadifemsi bir yumuşaklığa sahipti.

19. yüzyıl sonuna kadar Türk halısı gelişmesine devam etmiş, 1844’de Sultan Abdülmecit tarafından Hereke’de kurdurulan kumaş tezgahlarına 1881’de II. Abdülhamit 100 halı tezgahı koydurup, dünyaca ünlü olan Hereke halılarının yapılmasını başlatmıştı.

Günümüzde halen Konya, Kayseri, Sivas, Kırşehir bölgelerinde; Batı Anadolu’nun Isparta, Fethiye, Balıkesir, Uşak, Bergama, Kula, Milas, Çanakkale; Doğu Anadolu’da ise Kars ve Erzurum bölgelerinde eski Türk halı sanatının korunması ve devamlılığı niteliğinde üretim devam ediyor.


Oktay Aslanapa, 1987, Türk Halı Sanatı’nın Bin Yılı, Eren Yayıncılık

Esen Baydemir, 2009, Türk Halılarında Yazın Sanatı, Yüksek Lisans Tezi

Oktay Aslanapa, 1997, Türk Halı Sanatı’nın Tarihi Gelişmesi, Arış Dergisi, 3. Sayı

Şerare Yetkin, 1991, Türk Halı Sanatı, Türkiye İş Bankası Yayınları

Yorumlar
Anadolu Üniversitesi Sanat Tarihi bölümü mezunu. İletişim: pelin.sen1@gmail.com

You must be logged in to post a comment Login