Roma’yı ve Dünyayı Değiştiren İmparator I. Konstantin Kimdi?

Konstantin, savaş meydanında gördüğü söylenen bir işaretle hem kendi kaderini hem de Roma ve Hıristiyanlık tarihini baştan aşağı değiştirdi.

Kapitolin Müzeleri’nde sergilenen devasa Konstantin heykeli başı, bir zamanlar Roma Forumu’ndaki Basilica Nova’daki mermer heykelini süslüyordu. C: Palazzo dei Conservatori, Musei Capitolini, Roma

MS 4. yüzyılın başlarında Roma İmparatorluğu, Hıristiyanlara yönelik sert zulmüyle meşhurdu. Ancak bir muharebeden önceki gece Konstantin, zihninde her şeyi değiştirecek bir görüye tanıklık etti: Hıristiyanlığın işaretini kabul ederse zafer onun olacaktı. Bu karar, sadece onun kaderini değil, imparatorluğun ve Batı dünyasının çehresini sonsuza dek değiştirecekti.

Yaygın bir efsaneye göre MS 312 yılının Ekim ayında, Roma’nın hemen dışındaki bir içsel dönüşüm anı tarihin akışını yeniden şekillendirdi. Konstantin, imparatorluk tahtı için büyük bir savaşa girmeye hazırlanırken Hıristiyanlığa geçti. Anlatılanlara göre gökyüzünde parlayan ışıktan bir haç ve ona eşlik eden Yunanca “Bununla fethet” (Latince daha yaygın bilinen adıyla In hoc signo vinces – “Bu işaretle fethedeceksin”) sözlerini içeren çarpıcı bir görü görmüştü.

Rakibi Maxentius’a karşı kazandığı Milvian Köprüsü Muharebesi’nden zaferle ayrıldığında, bu başarısını Tanrı’dan gelen ilahi bir müdahale olarak yorumladı. O güne kadar gizlice toplanmak zorunda kalan ve ağır baskı altında yaşayan Hıristiyanlar, bu olaydan sadece birkaç on yıl sonra imparatorluğun her köşesinde yükselen görkemli kiliselerin sahibi oldular. Antik çağın en sembolik tapınakları ise yavaş yavaş terk ediliyordu.

(İlgili: Roma’yı Gerçekte Kim ya da Kimler Kurdu?)

İktidar mücadelesi

Konstantin, 3. yüzyılın sonlarında askeri yönetici sınıfına mensup olarak, ordu subayı Flavius Valerius Constantius “Chlorus” ve eşi Helena’nın oğlu olarak dünyaya geldi. O dönem Roma için çalkantılı bir dönemdi. İmparator Diocletianus, onlarca yıl süren iç savaş ve istilaların ardından 293 yılında Tetrarşi (Dörtlü Yönetim) sistemini getirerek istikrarı sağlamaya çalışmıştı. Bu sistemde imparatorluk, her birinde bir kıdemli imparator (Augustus) ve bir yardımcı imparatorun (Caesar) bulunduğu iki yarıya bölünmüştü. Diocletianus, Caesar olarak Galerius ile doğuyu yönetirken, Maximianus ise Konstantin’in babası Constantius Chlorus ile batıyı yönetiyordu.

Constantius Chlorus, Batı’da Caesar olarak görev yaparken Helena’yı terk ederek İmparator Maximianus’un üvey kızı Theodora ile evlendi ve ondan altı çocuğu daha oldu. Bu sırada genç Konstantin, diğer imparator Diocletianus’un Nikomedia’daki (günümüz İzmit) sarayına gönderildi. Bu aslında bir tür “altın kafes” stratejisiydi; amaç hem Konstantin’i gözetim altında tutmak hem de babasının sadakatini garanti altına almaktı.

Nikomedia’daki yıllarında Konstantin, Perslere ve Sarmatlara karşı yürütülen seferlerde Caesar Galerius’un emrinde savaş alanında kendini kanıtlama fırsatını yakaladı. Bu zaferler itibarını artırdı ve siyasi iktidar hırsını canlı tuttu.

305 yılında Diocletianus ve Maximianus tahttan çekildiğinde, Konstantin’in babası Batı’nın, Galerius ise Doğu’nun yeni “Augustus”ları oldular. Ancak Konstantin beklediği “Caesar” rütbesini alamadı. Bir yıl sonra babası İskoçya’da Piktlerle savaşırken hastalanıp ölünce, ordusu genç imparator II. Severus’un yerine Konstantin’i Augustus ilan etti. Ancak imparatorluk üzerindeki hakimiyetini korumak isteyen Galerius, Konstantin’in yetkisini yalnızca “Caesar” rütbesiyle sınırlı tutarak onayladı.

Sonraki yıllarda Konstantin, ortak bir düşmana karşı Galerius ile ittifak kurdu: Augustus Maximianus’un oğlu Maxentius. Maxentius’un babasının yerine geçmesi bekleniyordu, fakat tetrarkların planlı veraset sistemi nedeniyle taht diğer imparatorlara devrediliyordu. Tetrarkların resmi desteğinden yoksun olan Maxentius, Roma’da princeps unvanıyla zorla iktidara geldi. Maxentius’u bir gaspçı olarak gören Galerius, onu durdurmak amacıyla Roma’yı kuşattı.

Bu sırada Konstantin, Ren sınırındaki Germen kabilelerine karşı Roma’nın seferlerine liderlik etmeye devam ediyordu. Galerius’un ölümünün ardından, Konstantin 312 yılında Maxentius’un isyanını sona erdirmek ve Roma’nın kontrolünü ele geçirmek amacıyla ordusuyla birlikte Alpleri geçerek İtalya’ya girdi.

Tiber kıyısında savaş

Her büyük savaş öncesinde bir gelenek olduğu üzere, her iki lider de tanrıların rehberliğine başvurdu. Maxentius, kâhinlerine antik bir kehanet koleksiyonu olan Sibylline Kitapları’na danışmalarını emretti. Buradan gelen olumlu alametlerle cesaretlenen Maxentius, Konstantin ile Roma’nın güvenli surlarının dışında yüzleşmeye karar verdi. Karşılaşma noktası; yolun Tiber Nehri’ni geçerek yarımadanın kuzey kanadına bağlandığı Milvian Köprüsü’ndeki Via Flaminia olacaktı. Konstantin ise kendi adına bir işaret bulma umuduyla gökyüzüne baktığında aradığı cevabı buldu.

Konstantin’in gördüğüne inandığı bu sembol, İsa’nın isminin Yunanca ilk iki harfi olan X (chi) ve P (rho) harflerinden oluşan bir monogram, yani Chi-Rho idi. Anlatılara göre Konstantin, aynı gece rüyasında İsa’nın kendisine bu sembolü düşmanlarına karşı bir koruma olarak kullanmasını emrettiğini gördü. Konstantin vakit kaybetmeden Chi-Rho sembolünü ordusunun kalkanlarına ve miğferlerine işletti; ayrıca geleneksel kartal simgesinin yerine “labarum” adı verilen imparatorluk sancağına yerleştirdi. Hazırlıkların ardından, Roma’ya giden hayati geçişi kapatan ve yıkılmış Milvian Köprüsü yakınlarında Tiber kıyılarına mevzilenmiş olan Maxentius’un birliklerine karşı harekete geçti.

Vatikan Müzesi’nde sergilenen MS 4. yüzyıl tarihli mermer bir lahit üzerindeki Chi-Rho monogramı. (Görsel: Wikimedia Commons)

Konstantin rakiplerini bozguna uğrattı. Maxentius ve ordusu geri çekilmeye çalışırken, kullandıkları duba köprü çöktü; bu kaza Maxentius’un nehirde ölümüyle sonuçlanırken Konstantin’e kesin bir zafer getirdi. Konstantin, elde ettiği bu başarıyı derhal Hıristiyan tanrısına mal etti.

Konstantin’in dine geçişinin gerçekten dönem yazarlarının iddia ettiği kadar ani olup olmadığı, tarihçiler arasında uzun süredir tartışılan bir konu. Konstantin, Hıristiyanlığı benimsemeden önce tıpkı babası gibi Sol Invictus’a (Yenilmez Güneş) tapıyordu. İmparator Aurelianus (MÖ 270–275) döneminde devlet dini seviyesine yükseltilen bu inanç, kraliyet zaferini simgeleyen çeşitli güneş ilahlarının bir senteziydi.

Ayrıca Konstantin’in, Diocletianus’un sarayında Nikomedia’da (İzmit) bulunduğu sırada Hıristiyanlarla temas kurmuş olması muhtemel. Üçüncü yüzyılın sonuna gelindiğinde Hıristiyanlık; özellikle imparatorluğun doğu eyaletlerinde ticaret yolları ve yoğun kent merkezleri aracılığıyla hızla yayılmıştı. Öyle ki bazı bölgeler, Roma İmparatorluğu’ndan henüz resmi bir tanıma almadan çok önce bu öğretiyi devlet dini olarak benimsemişti.

Yalnız Bir Figür

Konstantin, 312 yılının sonlarında gerçekleşen zaferin ardından Roma’ya girdi ve burada Senato tarafından büyük bir coşkuyla karşılandı. Hıristiyanlığı yaymaya kararlı olmasına rağmen, Roma nüfusunun büyük çoğunluğu hâlâ pagan tanrılarına tapıyordu. Bu nedenle imparator, yeni keşfettiği inancını kamusal alanda ilan ederken temkinli bir yol izledi. Belki de siyasi istikrar arzusunun bir yansıması olarak, zaferi onuruna Kolezyum’un yanına dikilen zafer takı pagan imgeler taşır ve hiçbir Hıristiyan sembolü barındırmaz. Üzerindeki kitabede yer alan ve “tanrısal ilhamla” anlamına gelen instinctu divinitatis ifadesi ise bilinçli bir tercihle ucu açık bırakılır.

Bir yıl sonra Konstantin, o dönem Doğu İmparatorluğu’nun Augustus’u olan Licinius ile Milano’da bir araya geldi. Konstantin’in girişimiyle iki hükümdar, Milano Fermanı olarak bilinen dini hoşgörü bildirisini yayımladılar. Bu ferman, Roma İmparatorluğu genelinde ibadet özgürlüğünü garanti altına alıyor, Hıristiyanların yasal haklarını tanıyor ve el konulan mülklerinin iade edilmesini emrediyordu.

(İlgili: Roma İmparatorlarının En Tuhaf Takıntıları ve Alışılmadık Sonları)

Konstantin’in imparatorluk üzerindeki artan kontrolü, ona Hıristiyanlığı imparatorluk himayesi aracılığıyla açıkça destekleme alanı açtı. Roma içinde, daha sonra papanın katedrali olacak olan Laterano’daki Aziz Yuhanna Bazilikası’nın (San Giovanni) inşasını başlattı. Şehir surlarının ötesinde ise imparatorluk binası inşa hamlesi tüm görkemiyle devam etti: Aziz Petrus Bazilikası, Havari Petrus’un gömülü olduğuna inanılan tam o noktada, Vatikan Tepesi’nde yükseldi. Via Ostiense boyunca, erken kilisenin bir diğer temel taşına atfen Aziz Pavlus Bazilikası şekillenmeye başladı. Romalı Hıristiyanlar için bu anıtsal jestler mimariden daha fazlasını ifade ediyordu; bunlar, imparatorun nihayet onların yanında durduğuna dair güçlü birer sinyaldi.

315 yılında İmparator Konstantin, Milvian Köprüsü’nde Maxentius’a karşı kazandığı zaferin anısına Roma’daki Kolezyum’un yanındaki bu zafer takını yaptırdı. (Görsel: Anton Volnuhin/Unsplash)

Konstantin, 324 yılında Licinius’u Hrisopolis Muharebesi’nde (günümüzde Üsküdar) mağlup ederek Roma İmparatorluğu’nun mutlak kontrolünü ele geçirdi. Zaferini mühürlemek için antik Byzantium şehrini (bugünkü İstanbul), kendi adını taşıyan görkemli bir imparatorluk başkentine dönüştürmeye karar verdi: Konstantinopolis. Muhafazakar seçkinlerin yaşadığı Roma’da kendini evinde hissetmeyen Konstantin, Karadeniz’in girişinde, Avrupa ve Asya’yı birbirine bağlayan bu stratejik bölgede “ikinci bir Roma” kurmak istiyordu. Hrisopolis Muharebesi’nden birkaç ay sonra, 8 Kasım 324’te, elinde mızrağıyla çevresinde yürüyerek yeni şehrin sınırlarını bizzat çizdi. Altı yıl sonra, Konstantinopolis resmen hazırdı.

Tıpkı Roma gibi, yeni şehir de yedi tepe üzerine inşa edilmişti; Palatino Tepesi’ndeki yapılara benzer şekilde birkaç forum, bir curia (Senato binası) ve imparatorluk saraylarına sahipti. Zeuksippos Hamamları, şehrin ana bulvarı olan Mese’nin sütunlu galerileri ve şehrin diğer önemli noktaları, pagan tapınaklarından getirilen sanat eserleriyle süslendi. Yeni revaklı forumun merkezine, üzerinde Konstantin’in güneş tanrısı Apollon’a benzer şekilde tasvir edildiği bir heykelinin bulunduğu büyük bir porfir sütun (Çemberlitaş) dikildi. Ancak Konstantin’in en büyük arzusu, Hıristiyan tanrısına olan inancını özgürce sergileyebileceği bir şehre sahip olmaktı.

Hıristiyan başkenti

Konstantinopolis’teki pagan unsurlar, çok geçmeden Konstantin’in emriyle inşa edilen etkileyici Hıristiyan yapıları tarafından gölgede bırakıldı. Bir imparatorluk mozolesi olarak tasarlanan Kutsal Havariler Kilisesi, şehrin en yüksek tepelerinden birindeki konumuyla Konstantinopolis silüetine damgasını vurdu.

Konstantin, birleştirdiği imparatorluğun başkentini büyütmenin yanı sıra, Kilise’nin rolünü güçlendirmeyi ve onu tüm devletin temel taşı haline getirmeyi amaçladı. 325 yılında, İsa’nın gerçek doğasına ilişkin teolojik tartışmaları karara bağlamak amacıyla toplanan İznik Konsili’ne bizzat başkanlık etti. Burada Konstantin; İsa’nın Tanrı tarafından yaratılmış olduğunu fakat ebedi olmadığını savunan Piskopos Arius ve takipçileriyle karşı karşıya geldi. Psikopos Arius’un doktrinleri “Ariusçu heretiklik (sapkınlık)” olarak adlandırılırken; Konstantin’in desteklediği, Tanrı’nın Oğlu’nun, Baba ile aynı ilahi özü paylaştığı yönündeki görüş galip geldi. Bu öğreti, günümüzde hâlâ Katolik Kilisesi’nin temelini oluşturan İznik İnanç Bildirgesi’nde vücut buldu.

Konstantin ayrıca Hıristiyanlığın kutsal mekanlarını da onurlandırdı. Beytüllahim’de, İsa’nın doğduğuna inanılan yere Doğuş Kilisesi’nin inşa edilmesini emretti. Kudüs’te ise İsa’nın çarmıha gerildiği düşünülen Golgotha veya Kafatası Tepesi olarak bilinen yerdeki Venüs Tapınağı’nı yıktırıp yerine Kutsal Kabir Kilisesi’ni yaptırdı. Oğlunun etkisiyle Hıristiyanlığa geçen Konstantin’in annesi Helena, Kutsal Topraklar’a bir hac ziyareti gerçekleştirerek bu iddialı inşaat programının yanı sıra diğer birçok dini çalışmayı da denetledi.

(İlgili: İznik Konsili Hıristiyanlar için Neden Önemli?)

Son havari

Konstantin, hayatının son yıllarını Konstantinopolis’te, Sasani Pers İmparatorluğu’na karşı dini bir sefer hazırlığı yaparak geçirdi; ancak 337 yılının Paskalya Bayramı’ndan kısa bir süre sonra öldü. Erken dönem Hıristiyanları arasında yaygın bir uygulama olduğu üzere, kutsal vaftiz töreninin arındırıcı etkisini yeni günahlarla bozmamak için ölmek üzereyken vaftiz edildi.

Gianfrancesco Penni’nin 1517-1524 tarihli “Konstantin’in Vaftizi” freski, Vatikan’daki Apostolik Sarayı’nda bulunuyor. Popüler efsaneye göre Papa I. Sylvester, Konstantin’i uzun süre muzdarip olduğu ve tarihçilerce cüzzam olduğu düşünülen bir hastalıktan kurtarmış, hemen ardından da onu vaftiz etmişti. (Görsel: Wikimedia Commons)

İmparatorluk geleneğine uygun olarak Roma Senatosu, Konstantin’in Divus Constantinus olarak tanrılaştırılmasına ve buna karşılık gelen onurun verilmesine karar verdi. Bu sırada Konstantinopolis’te ise Kutsal Havariler Kilisesi’nde Hıristiyan cenaze törenleri düzenlendi. Konstantin’in naaşı, buradaki imparatorluk mozolesine yerleştirildi ve kendisi “On Üçüncü Havari” olarak ilan edildi. Konstantin’in ölümü bir dönemin sonunu işaret etse de, imparatorluk ile inancı birleştirme mirası, gelecek yüzyıllarda hem Roma’nın hem de Hıristiyanlığın gidişatını şekillendirecekti.


National Geographic. 18 Aralık 2025.

You must be logged in to post a comment Login