İnsanların Yok Oluşa Sürüklediği İlk Tür Hangisiydi?

İnsanların soylarını tükettiği ya da yok olmalarına katkıda bulundukları ilk tür neydi? Dodo ya da tüylü mamut mu? Tekrar düşünün!

İspanya’nın Cantabria bölgesinin Santillana Del Mar isimli yerleşim yerindeki Altamira Mağarası’ndan bir resmin replikası. Mağara, 18.500 ila 14.000 yıl önce Üst Paleolitik Dönem’de antik yerleşimci insanlar tarafından yapılan resimlere ev sahipliği yapıyor. Mağaradaki en eski resimler, yaklaşık 35.600 yıl önce çizilmiş. C: Universal History Archive/ Getty

1600’lerin sonlarında bir gün, Mauritius’un yemyeşil ormanlarında, yeryüzündeki son dodo son nefesini verdi. Ağaçların altındaki çalılar arasında endişesizce dolaştığı yüzlerce yıldan sonra bu tür, adaya 100 yıldan daha kısa bir süre önce ayak basan insanların ellerinde zamansız ölümü ile karşılaştı. Avlanmaya, habitat tahribine ve istilacı türlerin salıverilmesine olan tutkuları ile insanlar, milyonlarca yıllık evrimi mahvettiler ve bu kuşu yeryüzünden hızlıca sildiler.

O zamandan beri dodo, insan kaynaklı yok oluşun ilk önemli örneği olarak vicdanlarımıza yerleşti. Aynı zamanda dodoyu kendi suçumuzu bastırmak için kullandık: Bu yaratık şişmandı, tembeldi ve akılsızdı; meşhur öykünün anlattığına göre bu özellikler, kaçınılmaz sonu belirledi.

(Vahşi Hayvanlar Savunmasız İnsanlara Neden Saldırmıyor?)

Fakat aslında Birleşik Krallık Doğa Tarihi Müzesi’nde araştırma görevlisi olan Paleontolog Julian Hume’a göre bu konuda fazlasıyla yanılıyoruz. Soyu tükenmiş türlerin fosilleri üzerinde çalışan Julian Hume, kariyerinin bir kısmını dodonun kötü şöhretini düzeltmeye adamış. Dodo iskeletini dijital olarak modelleyerek, popüler kültürün inanmamızı sağladığından çok daha hızlı, atletik ve akıllı bir kuşun tamamıyla farklı bir resmini çizen üç boyutlu bir dijital rekonstrüksiyon tasarlamış. Hume, “Dodo, sanıldığı gibi etrafta yalpalayarak yürüyen büyük, şişman, kabarık tüylü bir kuş değildi.” diyor. Aslında dodonun zamansız ölümünün ardındaki gerçek suçlu, insanların acımasız sömürüsüydü.

Ama yanıldığımız konular bununla bitmiyor. Genel kabul gören görüşün aksine dodo, asla ve asla insanların yok oluşa sürüklediği ilk yaratık değildi. Gerçekte insanlık, biz gözlerimizi dodoya dikmeden binlerce yıl önce dünyanın faunasını zaten yok ediyordu. “Dodonun yok edilmesinden önce ve sonra kesinlikle çok daha fazla şey gerçekleşti.” diyor Hume.

Peki ikonik dodo, uçurumun kenarına sürüklediğimiz ilk tür değilse onun yerine hangi hayvan bu üzücü unvanı sahipleniyor?

Hareket Halindeki İnsanlar

Bizler, türlerin soyunun insanlar nedeniyle tükenmesini tarihimizde nispeten yeni bir eğilim olarak kabul edecek şekilde yetiştirildik. Buna rağmen araştırmacılar, bu fikri alaşağı eden inandırıcı paleontolojik kanıtlar buldular.

“Asıl problem, biz insanlar göç etmeye başladığımızda patlak verdi.” diyor Hume. Başlangıç noktası hala tartışılıyor fakat en yakın tahminler, dünya etrafına yayılan insanların kalıcı popülasyonlarının önünü açan göçlerin hominidlerin -yani Homo sapiens’e ek olarak Neandertallerin ve diğer antik insan akrabalarının- yaklaşık 125.000 yıl önce Afrika ve Güneydoğu Asya’dan dışarı çıkmasıyla başladığını ileri sürüyor. İşte tam da burada kanıtlar ilginçleşiyor. İnsanlar atasal yerleşimlerini terk ederken ve takip eden on binlerce yıl boyunca Avrasya, Okyanusya, Kuzey ve Güney Amerika’yı kolonileştirmeye devam ederken fosil kayıtları, bu kıtalarda yaşayan -megafauna olarak da bilinen- büyük vücutlu hayvanların yok oluşunda bu olaylara paralel bir artış olduğunu gösteriyor.

Hayvanların vücut boyutlarının tarihin akışı boyunca nasıl değiştiğini inceleyen, New Mexico Üniversitesi’nden Ekoloji ve Evrimsel Biyoloji Profesörü Felisa Smith, “Hominidler Afrika’dan dışarıya göç ederken, bu inanılmaz derecede istikrarlı yok olma düzeniyle karşılaşıyorsunuz.” diyor. Smith ve meslektaşlarının 2018 yılında Science adlı dergide yayımlanan çalışmalarında açıkladıkları üzere atalarımız ne zaman yeni bir yere ayak bassa  fosil kayıtları bu olaydan sonraki birkaç yüz ila 1.000 yıl içinde büyük vücutlu türlerin yok olmaya başladığını gösteriyor. Bu kadar hızlı yok olma çizelgeleri, -kuş olmayan dinozorların 65 milyon yıl önce bir asteroid tarafından yeryüzünden silinmesinden beri- son birkaç milyon yıl içindeki başka hiçbir noktada yer almıyor. “Yok olmadaki artışı ancak ve ancak insanların dahil olduğu zamanlarda görüyorsunuz ki bu oldukça dikkat çekici.” diyor Smith.

Dev tembel hayvan (Megatherium americanum). Bu canavarın soyu, Son Buzul Çağı’nın sonunda tükendi. C: Wikimedia Commons

Soyu erkenden tükenen bu türlerin bazıları günümüz dünyasında dolaşsaydı, muhtemelen fantastik birer canavar gibi görünürdü. “Örneğin glyptodon olarak adlandırılan ve armadilloya benzeyen bir hayvan vardı ve boyutları, bir Volkswagen otobüsünün boyutlarıyla eşdeğerdi.” diyor Smith. Birçoğu korkunç görünümlü dikenli kuyruklarla donanmış glyptodonlar, yaklaşık 12.000 yıl önce Son Buzul Çağı’nın sonunda Amerika Kıtası’ndan kayboldu; bu durum muhtemelen erken insanların oraya ayak basması ile bağlantılıydı. Günümüzün bozayılarından birkaç yüz kilogram daha ağır olan devasa Avrasya mağara ayılarının sayısı; 40.000 yıl önce, insanların onların habitatlarına yayılmalarıyla hemen hemen aynı zamanlarda ani bir düşüşe geçti. Güney Amerika bir zamanlar yavaş yavaş yürüyen dev yer tembel hayvanına ev sahipliği yapıyordu; insanlar, bu türün de yaklaşık 11.000 yıl önce ölüp gitmesinin en muhtemel adayıydı.

Büyük hayvanların özellikle de insanlığın yayılmasına karşı savunmasız olmalarının nedeni neydi? Megafauna, sonradan gelen insanlar için büyük ihtimalle ya besin ya da tehdit olarak görülüyordu. Dahası, daha önce insanlarla karşılaşmamış olan hayvanlar, el değmemiş doğalarına göç eden bu tuhaf yabancılardan muhtemelen çekiniyordu; bu durum onların olası bir saldırıya karşı savunmasızlıklarını artırmış olabilirdi. “Daha hızlı üreyen diğer küçük hayvanlardan farklı olarak megafauna çok daha yavaş çoğalır ve dolayısıyla diğer türlere kıyasla daha küçük popülasyonlara sahiptir.” diyor Hume. “Yani popülasyonun büyük bir bölümünü çekip alırsanız geride kalanlar birey sayısını yeniden artırabilecek kadar hızlı çoğalamaz.”

Tehdit yaratan tek şey avlanma değildi; aynı zamanda insanlar nedeniyle çıkan ve habitatlara büyük zarar veren yangınların yayılması ve insanların yiyecek rekabetine girmesi de tehdit oluşturuyordu. Örnek vermek gerekirse gittikçe artan sayıda insanın aynı otoburları avlamasının, bir zamanlar boyu 3 metreyi geçen devasa bir Güney Amerika türü olan ve günümüzden 11.000 yıl önce yok olan küçük suratlı ayının (short-faced bear) soyunun tükenmesine sebep olduğu düşünülüyor. İklim değişikliği ile avlanma gibi insan etkilerinin birleşmesi de bazı megafaunalar için ölümcül sonuçlar doğuruyordu; bunun en ünlü örneği, -yaklaşık 4.000 yıl önceye dek Kuzey Rusya’daki bir adada yaşamaya devam eden cüce tüylü mamutlar hariç olmak üzere- hemen hemen 10.500 yıl önce soyu tükenen mamutlar. “İklim değişikliği ile negatif insan etkisini birleşince ortaya felaket çıkıyor.” diyor Hume.

Glyptodon fosili. C: Wikimedia Commons

Doğru Cevap Ne?

Tüm bunlar, insanların neredeyse tarihimizin başından beri etrafımızdaki türleri yok ettiğini gösteriyor. “Göç etmemiz, dünya çapındaki bir felaketi tetikledi.” diyor Hume. “Çok cana yakın bir tür değildik.” Ne yazık ki bizler de 1.000 yıl önce Madagaskar su aygırının kökünü kurutarak, 600 yıl önce Yeni Zelanda’daki moa kuşlarını yok ederek ve 106 yıl önce yolcu güvercinlerini öldürerek atalarımızın mirasını devam ettirdik.

Fakat bu bilgilerle, soyu tükenen ilk hayvanın hangisi olduğuna dair soru hala cevaplanmadı. Dikkate alınması gereken bir konu var: Gezegenimiz üzerinde insan kaynaklı yok oluşa dair veriler, en fazla 125.000 yıl öncesine kadar güvenilirliğini koruyor; fakat bu, bu tarihten önce Afrika’da hayvanları yok oluşa sürüklemediğimiz anlamına gelmiyor. Hatta insanların göç etmeden önce, yani henüz Afrika’dayken avlanma yeteneklerini geliştirmeye çalıştırdıklarına dair sağlam deliller var.

Smith’in araştırması, 125.000 yıl önce yaşayan Afrikalı hayvanların ortalama vücut boyutlarının, o zamanlar dünya üzerindeki diğer kıtalarda yaşayan türlerin vücut boyutlarının sadece yarısı kadar olduğunu ortaya çıkardı. “Afrika, en büyük kıtalardan biri; bu bilgi göz önüne alındığında Afrika’daki megafaunanın vücut boyutunun da tıpkı Amerika Kıtası’nda ve Avrasya’da olduğu gibi yaklaşık 100 kilogram olması gerekirdi.” diyor Smith. “Fakat varsayılanla gerçekte olan birbiriyle uyuşmuyor. Bu da bize, Afrika’nın megafaunasının 125.000 yıldan da önce hominid etkisi altında kaldığını gösteriyor.”

Esas itibarıyla tarihin geri kalanı bizlere, insanların bir ekosistemdeki en büyük yaratıkları bile silip süpürebildiğini anlattıyor; dolayısıyla bir zamanlar Afrika’daki hominidlerin git gide daha da eskiye dayandığını fark ettiğimiz yok oluşlardan sorumlu olduğunu söylemek, fazlasıyla doğru bir varsayım olacaktır.

Fakat hala yok edilen o ilk türün ne olduğunu bilmeye imkan yok; yine de Smith, kaba bir tahminde bulunuyor: “Yok edilen ilk tür muhtemelen fil ailesine ait bir türdü. Ama bu palaeomastodon da olabilir stegodon da.” Bahsi geçen stegodon, yaklaşık 3 metre uzunluğunda dişlere sahip devasa bir hayvandı. “Hangisi olduğunu maalesef bilmiyoruz.”

Oxford Dodosu. C: Universiy of Warwick

Gelecek İçin İpuçları

Asıl soru için verebileceğimiz net bir cevap olmayabilir fakat sormamız gereken çok daha önemli bir soru var: İnsanlığın türlerin soyunu tüketme mirası, gelecekte yapılacak koruma çalışmaları bakımından bizlere neler öğretebilir?

Geçmişte gerçekleşen yok oluşlar gösterdi ki hayvanlar -özellikle de megafauna- kaybolduğunda geriye derin ekolojik sonuçlar kalıyor. Bir zamanlar yaşadıkları doğal ortamlar, onların şekillendirme etkisi olmadan dönüşüyor; bitki örtüsü ve tür çeşitliliğinde değişiklikler meydana geliyor. Smith’in bu konuyu ele alan yayımlanmış bir araştırmasına göre dünya etrafındaki megafaunanın geçtiğimiz bin yılda azalması, bu hayvanların çıkardığı metan gazı miktarının düşüşe geçmesine neden oldu; bu durum küresel iklim açısından değişikliğe sebep olabilecek muhtemel sonuçlara sahipti. Dahası, bir hayvan yok olduğunda, ona bağımlı olan pek çok tür de onunla birlikte yok oluyor. İkonik dodo, işte böyle ders niteliğinde bir hikayeye sahip: Dodo kuşları öldüğünde, yaşamak için bu kuşların dışkılarına bağımlı olan Mauritius bok böcekleri de yok oldu.

Smith, “Geçmişin insan kaynaklı yok oluşlarını anlamak, bunların çevresel sonuçlarını ve hala hayatta olan türlerin korunması sayesinde bu çevresel sonuçların nasıl sınırlandırılabileceğini fark etmemizi sağlayabilir.” diyor. Dodonun yok oluşu bile günümüz ekosistemlerini korumamıza yardımcı olacak ipuçları sağlıyor. Hume, dodo fosillerinin etrafındaki tortularda yer olan polen sporlarını kataloglamayı konu alan bir proje üzerine çalışıyor; bu proje ile dodoların bir zamanlar dolaştığı yemyeşil, palmiyelerle çevrili ormanlara dair detaylı bir resim elde etmeyi amaçlıyor. Bu, doğayı koruma yanlılarının, adayı bir zamanlar sahip olduğu bitki örtüsü ile el değmemiş haline geri döndürmelerine yardımcı oluyor. Hume, “Aslında insanlar adaya ayak basmadan önce dodonun içinde yaşadığı çevrede yer alan bitkilerin ve ağaçların tamamen aynı türlerini yeniden canlandırmaya çalışıyoruz.” diyor.

Dodoyu yok oluşa sürüklediğimizde cenetten bir parça da onunla birlikte yok oldu; ölümleri dododan çok daha önce gerçekleşen binlerce türden bahsetmeye gerek bile yok. Fakat belki de aklımızın başımıza gelmesi ve hatalarımızdan ders çıkarma isteğimiz ile kaybettiğimiz değerlerin bir kısmını geri kazanabiliriz.


Live Science. 10 Ekim 2020.

Kocatepe Üniversitesi'nde Hukuk okuyor. Dil, tarih ve arkeoloji alanlarında kendini geliştiriyor.

You must be logged in to post a comment Login