Anadolu’daki kentleşme, Mezopotamya’nın aksine tapınak ve ruhban sınıfına değil, saray idaresine ve hammadde yönetimine dayalı bir yol izledi.

Prof. Dr. Mehmet Özdoğan’ın ilk olarak 2006 yılında Hayat Erkanal Armağan kitabında “Yakın Doğu Kentleri ve Batı Anadolu’da Kentleşme Süreci’ adlı yazıyla önerdiği Suriye-Mezopotamya modelinden farklı Anadolu kent modeli tanımını daha da açarak vurguladığı “Anadolu Kentleşme Modeli”, bölgedeki kentleşmenin Mezopotamya’nın aksine tapınak ve ruhban sınıfına değil, saray idaresine ve hammadde yönetimine dayalı özgün bir yol izlediğini ortaya koyuyor.
Arkeoloji dünyasında kentleşme süreci uzun yıllardır Sümer ve Mezopotamya örnekleri üzerinden okundu. Ancak Türkiye’nin önde gelen arkeologlarından Prof. Dr. Mehmet Özdoğan’ın yeni çalışması, Anadolu’nun bu süreçte Mezopotamya’nın bir kopyası olmadığını, aksine kendine has, tapınak yerine saray ve hammadde kontrolüne dayalı özgün bir “Anadolu Kentleşme Modeli” geliştirdiğini ortaya koyuyor.
(İlgili: Evcil Koyunların Atalarının Kökeni Anadolu’da Olabilir)
Arkeolojik araştırmaların ilk yıllarından bu yana, Yakın Doğu’da kentlerin doğuşu ve gelişimi neredeyse tamamen “Mezopotamya merkezli” bir bakış açısıyla ele alındı. Ancak yayımlanan yeni bir makaleye göre, Anadolu’nun Tunç Çağı yerleşimleri, güney komşuları olan Mezopotamya kentlerinden köklü bir şekilde ayrılan farklı bir sosyo-ekonomik rota izledi.
İki Farklı Coğrafya, İki Farklı Model
Makaledeki analize göre, Mezopotamya ve Anadolu arasındaki bu büyük ayrımın temelinde çevresel faktörler ve tarım yöntemleri yatıyor.
Yarı kurak bir iklime sahip olan Suriye-Mezopotamya bölgesinde tarım, zorunlu olarak sulama kanallarına dayalıydı. Bu sistem, hem büyük bir artı ürün sağlıyor hem de bu kanalları açacak ve bakımını yapacak devasa bir iş gücüne ihtiyaç duyuyordu. Sonuç olarak Mezopotamya’da bu kalabalık iş gücünü yöneten, tapınaklar ve ruhban sınıfı tarafından kontrol edilen, kalabalık ve katmanlı “kentler” doğdu.
Buna karşın Anadolu, tarihöncesi çağlar boyunca kuru tarım (yağmura dayalı tarım) ile beslendi. Sulama kanallarına ihtiyaç duymayan bu sistem, devasa işçi ordularını ve onları barındıracak kalabalık kentler gerektirmiyordu. Anadolu halkı kendi kendine yetebilen hane halkı üretimine dayalıydı ve mevsimlik işçilere ihtiyaç duymuyordu.
Tapınak Değil, Saray
Özdoğan’ın çalışmasındaki en çarpıcı bulgulardan biri, iki bölge arasındaki yönetim erkini simgeleyen yapılar arasındaki fark. Mezopotamya kentlerinin merkezinde devasa, anıtsal tapınaklar (zigguratlar) yükselirken ve güç “ruhban sınıfının” elindeyken; Anadolu’da durum tam tersiydi.
Anadolu’da MÖ 4. binyılda, özellikle Arslantepe höyüğünde (Malatya) görüldüğü üzere, sistem tapınaklar üzerine değil, saray yapısı üzerine kurulmuştu. Arslantepe’deki kazılar, burada özellikle bakır ve metal alaşımları gibi yerel kaynakları kontrol eden, üretim ve ticareti yöneten seküler bir liderlik (şeflik/kraliyet) sisteminin varlığını kanıtlıyor. Arslantepe, küçük bir tapınağa sahip olsa da, yönetim merkezi esasen bir saray kompleksi, depolar ve arşiv odalarından oluşuyordu ve Mezopotamya’daki çağdaşlarına kıyasla çok daha küçüktü.

“Anadolu Kentleşme Modeli” Nedir?
Makalede tanımlanan “Anadolu Kentleşme Modeli”, MÖ 3. binyıl boyunca şu karakteristik özelliklerle şekillenmişti:
Küçük ve Tahkimatlı: Mezopotamya’nın uçsuz bucaksız, kalabalık kentlerinin aksine, Troya, Kanlıgeçit, Demircihöyük gibi Anadolu kentleri nüfus ve boyut olarak çok daha küçüktü. Ayrıca surlardan oluşan bir tahkimat sistemine sahipti.
Megaron Mimarisi: Bu yerleşimler, anıtsal tapınaklar veya bürokratik kompleksler yerine, dikdörtgen planlı, girişinde sundurma olan “Megaron” tipi bağımsız binalardan ve törensel avlulardan oluşuyordu.
İşçi Mahalleleri Yok: Mezopotamya kentlerinde görülen, sınıf farkını yansıtan “işçi mahalleleri” Anadolu’da yoktu. Atölyeler ve zanaat alanları genellikle surların dışındaydı ve merkezi otoriteden ziyade özel teşebbüsle yürütülüyordu.
Hammadde Tedarikçisi: Anadolu, tarımsal artı ürün yerine, güneydeki kurak bölgelerin (Mezopotamya’nın) ihtiyaç duyduğu kereste, metal ve diğer hammaddelerin tedarikçisi olarak zenginleşti.
Ticaretle Değişen Denge
Prof. Dr. Özdoğan, bu özgün modelin Erken Tunç Çağı’nın sonuna (MÖ 3. binyılın sonu) kadar korunduğunu belirtiyor. Ancak zamanla, uzun mesafeli kervan ticaretinin artmasıyla birlikte Kültepe gibi Anadolu yerleşimleri, Mezopotamya modelinin özelliklerini benimsemeye başladı. Ticaretin yoğunlaşmasıyla birlikte Anadolu kentleri de büyüdü, depolar ve daha karmaşık yapılar sisteme entegre oldu.
Yeni çalışma, Anadolu arkeolojisinde yerleşimleri sadece “büyük köy” veya “küçük Mezopotamya kenti” olarak görme alışkanlığını yıkarak; bölgenin coğrafi ve sosyo-ekonomik gerçeklerine dayanan özgün bir “Anadolu Kentleşme Modeli” olduğunu bilimsel verilerle ortaya koyuyor.
Makale: Özdoğan, M. (2025). Manifesting the socio-economic modalities of the Anatolian town model. In J. Kneisel, M. Furholt, R. Hofmann, D. Mischka, W. Kirleis, & M. Wunderlich (Eds.), A haunting spectre – Archaeological studies of social organisation, economic practice, and inequality: A Festschrift for Johannes Müller on the occasion of his 65th birthday (Vol. 2, pp. 749–757). Verlag Dr. Rudolf Habelt GmbH.
You must be logged in to post a comment Login