Afganistan: Orta Asya’da Hellenistik Kültür ve Budizm Sentezi

Büyük İskender’in mirasıyla şekillenen Afganistan, yüzyıllar boyunca Hellenistik kültür ile Budizm’in sentezlendiği bir kavşak noktası oldu.

Afganistan’daki Ai-Khanoum (Ay Hanım) kazılarında bulunan MÖ 3. yüzyıla ait bu levhada; ana tanrıça Kibele, Yunan zafer tanrıçası Nike’nin sürdüğü bir savaş arabasında betimleniyor. C: Musée Guimet

Büyük İskender’in MÖ 329 civarında bölgeyi ele geçirmesi, tarihin en ilginç kültürel etkileşimlerinden birini başlattı. Arkasında bıraktığı Antik Yunan ve Makedon yerleşimciler yerel halkla kaynaşarak evlendi; onların soyundan gelenler ise kültürel mirasları bugün bile hararetle tartışılan yeni krallıklar kurdular.

Bu mirasın en somut izlerinden biri, 1961 yılında sıra dışı bir olayla gün yüzüne çıktı. Dönemin Afganistan Kralı Muhammed Zahir Şah, ülkesinin kuzeyinde, Tacikistan sınırında avlanırken iki nehrin kavuştuğu “Ai-Khanoum” (Ay Hanım) adlı bir kum tepesinde bir şehrin belirgin ana hatlarını fark etti.

Zahir Şah, 1922’de kurulan Afganistan’daki Fransız Arkeoloji Heyeti’ni (DAFA) bölgeye çağırdı. Resmi kayıtlar keşfi Zahir Şah’ın tesadüfüne bağlasa da, antik kentin varlığı aslında bir asır öncesinden belgelenmişti. Ancak arkeologların kazı sahasında karşılaştıkları manzara, belgelerin çok ötesindeydi: Tozların arasından bir gymnasium, bir tiyatro ve görkemli bir akropolis ortaya çıkmıştı.

(İlgili: Pakistan’daki Budist Tapınağında 2.000 Yıllık Sikkeler Keşfedildi)

Uzmanlar; Korint sütun başlıkları ve Hellenistik mozaiklerin yanı sıra, aslanların çektiği bir savaş arabasında Nike ve Kibele tanrıçalarını betimleyen devasa gümüş bir diski gün yüzüne çıkardılar. Yunanistan’dan 4.000 kilometre uzakta, Hellenistik kültürden açıkça ilham alan bir şehir keşfedilmişti.

Ai-Khanoum, bir zamanlar bölgeye egemen olan Antik Yunanca konuşan krallıkların kalıntılarından biri. Antik ismiyle “Baktriya” olarak bilinen Orta Asya, yüzyıllar boyunca Akdeniz’den Çin ve Hindistan’a uzanan kültürlerin buluştuğu ve kaynaştığı bir yerdi. Bu sentezin merkezinde ise bazıları Budist öğretiyi ilk benimseyenler arasında yer alan Antik Yunanca konuşan yöneticiler bulunuyordu.

Houston Üniversitesi’nden on yıllardır Orta Asya’daki Antik Yunan varlığını inceleyen tarihçi Frank Lee Holt, bu durumu, “Pek çok tarihçinin zihninde Orta Asya, antik dünyanın çevresidir, ama bence orası tam merkezdir. Baktriya, yüzyıllar boyunca gezegenin yarısı için bir merkezdi. Firavun Tutankamon’un mezarındaki lapis lazuli de, Roma’ya giden ipek de, Çin’e ulaşan Budizm de Baktriya üzerinden geçti. Doğru pencereden baktığınızda, antik dünyanın merkezi Orta Asya’ydı” diye özetliyor.

Bugün bu antik kavşak noktası büyük bir tehdit altında. Ai-Khanoum harap durumda; uydu görüntüleri, kaçak kazıcıların açtığı çukurların tüm sahayı delik deşik ettiğini gösteriyor. 1979’daki Sovyet işgalinin ardından bölgeyi terk eden arkeologların yokluğunda şehir; yağmacılara, savaşlara ve doğa şartlarına karşı savunmasız kaldı. Bu yıkım, bölgedeki antik Baktriya tarihinin izlerini her geçen gün biraz daha siliyor.

Orta Asya’da Antik Yunan etkileri

Orta Asya’nın bu benzersiz tarihi dönemi, MÖ 329 civarında bölgeye ulaşan Büyük İskender ile başladı. İskender, bölgeyi ele geçirdikten sonra, geride genellikle kendi rızaları dışında binlerce Antik Yunan ve Makedon yerleşimci bırakmıştı. Tarihçi Frank Lee Holt, “Kemikler Diyarına Doğru: Afganistan’da Büyük İskender” adlı eserinde bu durumu şöyle açıklıyor: “Bu yerleşimcilerin çoğu, yaşları, yaralanmaları veya şüpheli sadakatleri nedeniyle artık İskender için kullanışlı olmayan kişilerdi.”

İskender’in halefleri olan ve günümüz İran ve Irak’ında hüküm süren Seleukoslar da MÖ 4. yüzyılın sonları ile 3. yüzyılın başlarında bölgeye yeni yerleşimciler gönderdi. Holt’a göre, yerel halkla kaynaşan, evlenen ve sonunda kendi devletlerini kuracak kadar güçlü bir nüfus yapısı oluşturan bu topluluklar, bölgenin kaderini değiştirecekti.

Büyük İskender’in imparatorluğunun 18. yüzyıla ait bu haritası; Baktriya bölgesi çizelgenin sağ tarafında görülüyor. C: Wikimedia Commons

Günümüz İran ve Hindistan arasındaki bu topraklar, zamanla MÖ 250 civarında kurulan Antik Yunan-Baktriya Krallığı’na ve ardından bu hanedanın bir kolu olarak doğan Hint-Antik Yunan Krallığı’na evrildi. Uzmanlar, bu dönemde yerel halkın önemli bir kısmının Antik Yunancayı bir diplomasi ve ticaret dili olarak benimsediğini ve Hellenistik kültürden ilham alan özgün bir sentez oluşturduğunu savunuyor.

Bu krallıkların tarihsel önemi, yazılı kaynakların azlığı nedeniyle uzun süre tartışma konusu olsa da, Holt bu noktada net bir gerçeğe parmak basıyor: “Baktriya, fikirlerin ve ticari malların küresel aktarımı için vazgeçilmez bir merkezdi.”

Antik Yunan-Baktriyalılar ve Hint-Antik Yunan, bugün hâlâ koleksiyonerler ve antikacılar tarafından değer verilen muazzam miktarda sikke bastılar. Şaşırtıcı bir gerçek ise şu: Antik dünyadan günümüze ulaşan en büyük altın sikke ne Roma’dan ne de Atina’dan geliyor. Yaklaşık 170 gram ağırlığındaki “20 staterlik” sikke, MÖ 2. yüzyılın ortalarında Antik Yunan-Baktriya kralı I. Eukratides tarafından darp ettirilmişti. Benzer şekilde, antik çağın en büyük gümüş sikkesi de bir Hint-Antik Yunan kralı olan Amyntas Nikator’un portresini taşıyor.

Her iki krallık da kuruluşlarından bir veya iki yüzyıl sonra tarih sahnesinden çekildi. Kral Eukratides, MÖ 145 civarında muhtemelen kendi oğlu tarafından düzenlenen bir suikasta uğradı. Dönemin en önemli yerleşimi olan Ai-Khanoum da yaklaşık aynı tarihlerde terk edildi. Bölgeye yönelik yoğun göç dalgalarının yarattığı siyasi sarsıntılar, iç savaşlarla zayıflamış olan bu devletlerin sonunu getirdi.

Antik Yunan-Baktriya kralı I. Eukratides tarafından darp ettirilen bu 20 staterlik parça, antik çağın bilinen en büyük altın sikkesi. C: Wikimedia Commons

Ancak siyasi yapı çökse de kültürel fikirlerin akışı durmadı. Kuzey Afganistan topraklarında bulunan ve şehrin terk edilmesinden çok sonrasına, MS 1. yüzyıla tarihlenen bir mühür yüzüğü bunun en iyi kanıtlarından biri: Üzerinde Antik Yunanca bir yazıt ve bilgelik tanrıçası Athena’nın tasviri bulunan bu yüzük, kültürel mirasın yüzyıllar boyunca yaşamaya devam ettiğini gösteriyor.

Hellenistik kültür Gandhara Budizmi’ni nasıl şekillendirdi?

Orta Asya’da izleri silinmeyen Hellenistik mirası gün yüzüne çıkaran isimlerin başında, Venedik Ca’ Foscari Üniversitesi’nden arkeolog Luca M. Olivieri geliyor. Aynı zamanda Pakistan’daki İtalyan Arkeoloji Heyeti’nin başkanı olan Olivieri, çalışmalarını ağırlıklı olarak Pakistan’ın Afganistan sınırında yer alan Swat Vadisi’nde sürdürüyor.

Olivieri’nin 1987’de başlayan Swat macerası, sadece Hint-Antik Yunan kalıntılarını ve erken dönem Budist sanatını keşfetmekle sınırlı kalmadı; Olivieri, pek çok meslektaşının asla tanık olmayacağı tarihi kırılmalara da şahitlik etti. 2007 yılının sonlarında vadinin Taliban kontrolüne geçmesiyle bölgeyi terk etmek zorunda kalan Olivieri, 2009 yılında Pakistan ordusunun denetimi yeniden sağlamasının ardından vadiye dönen ilk arkeologlardan biri oldu.

Olivieri, Swat’a döndüğü ilk gece yerel halktan insanların arkeoloji heyetinin merkezine geldiğini ve anlattıkları hikayelerin sel gibi aktığını söylüyor. “Yaşadıkları tüm o trajik hatıraları söküp atmak istiyorlardı.” Bu süreçte pek çok Budist kalıntısı hasar görmüş veya bakımsız bırakılmıştı; bir kısmı ise kasıtlı olarak yok edilmişti.

Swat Vadisi’nde bulunan ve MS 7. veya 8. yüzyıla tarihlenen Buddha kaya kabartması restorasyon sürecinde. C: ISMEO / Venedik Ca’ Foscari Üniversitesi

Olivieri’nin araştırmalarının odağında, antik çağda Gandhara olarak bilinen bölgede (bugünkü kuzey Pakistan ve Afganistan) gelişen özgün bir Budist kültürü olan Gandhara Budizmi yer alıyor. Gandhara, MÖ 3. yüzyıldan MS 1.200’lere kadar Budizmin en hayati merkezlerinden biriydi.

Genellikle manastır yaşamı çevresinde şekillenen Gandhara Budizmi, Olivieri’nin deyimiyle bariz Hellenistik etkiler veya “yeniden uyarlamalar” sergiliyor. Aslında Antik Yunan ve Budist kültürlerinin bu sentezi bölge için yeni değildi. Örneğin, MÖ 2. yüzyılda hüküm süren Hint-Antik Yunan kralı I. Menandros Soter’in, bir Budist keşişle girdiği derin felsefi münazaraların ardından bu öğretiyi benimsediği anlatılıyor.

Gandhara sanatında karşımıza çıkan en ilginç sahnelerden biri, Buddha’nın yoldaşlarıyla güreşirken tasvir edilmesidir. Buddha’nın bu sahnelerdeki duruşu, mitolojik kahraman Herakles’in antik heykellerde sergilediği meşhur “ayı kucaklaması” hamlesiyle neredeyse birebir aynı. Olivieri’ye göre, “Bu, Hellenistik sanata özgü bir motif ve aslında Herakles ile dev Antaios arasındaki dövüşü simgeliyor. Ancak Gandhara’da aynı görsel dil, bize Herakles’i değil Buddha’yı anlatıyor.”

Buddha’nın güreşirken yapılmış bu tasviri, Yunan mitolojisindeki Herakles ile dev Antaeus’un dövüşünü betimleyen heykellerle çarpıcı görsel benzerlikler taşıyor. C: Pakistan İtalyan Arkeoloji Heyeti Arşivi

George Mason Üniversitesi’nden sanat tarihçisi Robert DeCaroli de bu tespiti destekleyerek, Gandhara’daki Budistlerin Antik Yunan estetiğinden ilham aldığını belirtiyor. “Heykellerdeki Buddha tasviri çok formda görünüyor. Adeta Antik Yunan sanatındaki “atlet” tipolojisini yansıtıyor; Buddha sanki spor salonundan yeni çıkmış gibi görünüyor.”

Antik Yunan sanatının önemli bir özelliği olan gerçekçi anatomi anlayışı, Gandhara’daki Buda tasvirlerinde de kendine yer bulmuştu. Tartışmalı bir diğer konu ise Buddha’nın giyim tarzı. Bazı uzmanlar bu kıyafetlerin Antik Yunan veya Roma tarzı “toga”lar olduğunu savunsa da DeCaroli, bunun sadece bir tesadüf olabileceğini, çünkü Budist rahiplerin de benzer şekilde giyindiğini söylüyor. “Daha doğudaki tasvirlerde Buddha’nın tek omuzu açık bırakılırken, Gandhara’da her iki omuz da örtülü. Bu, muhtemelen Gandhara’nın daha serin iklimini yansıtıyor.”

Gandhara sanatında sadece kutsal figürler değil, sıradan insanlar da Akdeniz modasına uygun giyinmiş; Antik Yunan ve Roma saç modellerini benimsemişlerdi. Sahneler Herakles, Athena ve satir betimlemeleriyle dolu. DeCaroli, “Birçok kültürel bağlantı” olduğunu söylüyor.

Gandhara bölgesinde bulunan bu tabak, Yunan mitolojisindeki Daphne ve Apollon efsanesini betimliyor. C: Metropolitan Sanat Müzesi

Ancak Antik Yunan kültürünün Budizm üzerinde bıraktığı en kalıcı etkilerden biri, hikaye anlatımına verdiği önem. Antik Yunanların anlatılara olan düşkünlüğü, Buddha’nın yaşam öyküsünün ilk kez bu denli kapsamlı ve kronolojik bir dizgeyle taşa kazınmasını sağladı. Hint alt kıtasında Buddha’nın hayatına dair fragmanlar bulunsa da, bunları bütünsel bir görsel biyografiye dönüştüren Gandhara sanatı oldu. DeCaroli, bu gelişmenin tam nedenini bilmesek de Antik Yunan ve Roma tiyatro geleneklerinin veya Hellenistik popüler sanat formlarının bu anlatı yapısını tetiklediğini öngörüyor.

Orta Asya’da sömürgeciliğin mirası

Bu kültürel karışım her ne kadar ilginç olsa da, bu alandaki çalışmalar uzun süre sömürgecilik ideolojisinin gölgesinde kaldı. Günümüz tarihçileri, Orta Asya’daki Antik Yunan toplulukları hakkında aslında sanılandan çok daha az bilgiye sahip. Döneme ait yazılı metinlerin neredeyse hiçbirinin günümüze ulaşmamış olması ve siyasi istikrarsızlık ve antik yerleşimlerin modern iskan alanlarının altında kalması gibi nedenlerle arkeolojik kazılar oldukça sınırlı. Bu veri kıtlığı, uzmanları sikke gibi küçük ama bilgi yoğunluğu yüksek eserlere bel bağlamak zorunda bırakıyor.

Somut kanıtların azlığı, 19. yüzyıl sömürgecilerinin hayal gücüyle birleşince tarihsel kayıtlardaki boşluklar spekülatif anlatılarla doldu. Reading Üniversitesi’nden klasik çağ uzmanı Rachel Mairs, durumu, “19. yüzyılda Orta Asya, Britanya ve Rus imparatorlukları tarafından parçalandı ve adeta yağmalandı. Her iki imparatorluk da kendisini Klasik Yunan kültürüyle özdeşleştiriyor, bölgedeki antik Yunan varlığını siyasi bir meşruiyet aracı olarak sahipleniyordu,” diye özetliyor.

Sömürgeci bakış açısı, antik Yunan topluluklarını Orta Asya’daki “medeniyetin” tek kaynağı olarak kurgulama eğilimindeydi. Ancak Mairs, kaynak yetersizliği nedeniyle bu krallıklar hakkında kesin yargılara varmaktan kaçınıyor. Özellikle Hint-Antik Yunan ve Antik Yunan-Baktriya hükümdarlarının önemini değerlendirirken daha ihtiyatlı bir yaklaşımı benimsiyor.

Afganistan’ın Orta Asya’daki Britanya ve Rus topraklarıyla ilişkisini gösteren 1885 tarihli bir harita. C: Wikimedia Commons

Mairs’e göre, bu kralların sikkelerinde ve yazıtlarında Yunan alfabesi kullanmış olmaları, onların mutlaka Yunan yerleşimcilerin soyundan geldiği anlamına gelmiyor. Modern bir kavram olan “etnik köken”, antik insanlar için çok daha farklı işliyordu; kendilerini “etnik olarak” Yunan tanımlamamış bile olabilirlerdi. O dönemde bu, soydan ziyade Yunan dilinin kullanımı ve belirli kültürel pratiklerin benimsenmesiyle ilgili bir kimlik göstergesiydi. Mairs, karşılaştırmalar yaparken “dikkatli olmamız gerektiğini” belirtiyor.

Aynı ihtiyatlı yaklaşım, Budizm üzerindeki Hellenistik etkiler için de geçerli. Gandhara sanatı Hellenistik motiflerle dolu; ancak bu motiflerin ne kadar derin bir kültürel özümsemeyi yansıttığı tartışmalı. Olivieri bu durumu modern bir örnekle açıklıyor: “Bunu sık sık 1950’lerde kot pantolon giyen bir İtalyan’a benzetiyorum. Kot pantolon giymesi o kişinin bir Amerikan vatandaşı olduğunu veya Amerikan kültürünü bütünüyle benimsediğini mi gösterir? Bence hayır; kot pantolon o dönemde sadece bir modaydı.”

Olivieri’ye göre, aynısı Gandhara sarayları için de geçerliydi. Hellenistik detaylar o dönemde “revaçta” olduğu için benimsenmiş, çoğu zaman orijinal anlamlarından koparılarak yerel ihtiyaçlara göre yeniden uyarlanmıştı. Bu görsel dil, bir Antik Yunan veya Romalı ziyaretçi için tanıdık gelse de, taşıdığı yeni anlamlar bakımından muhtemelen anlaşılmaz kalırdı.

Gandhara bölgesinin tarihi şehirlerinden Bazira Vajirasthana’daki (Barikot) akropolisten bir görünüm. C: ISMEO / Venedik Ca’ Foscari Üniversitesi

Meşhur Ai-Khanoum arkeolojik alanı bile su götürmez bir biçimde bir “Yunan” şehri değil. Holt, kentin hibrit yapısına dikkat çekiyor: “Evet, şehirde bir gymnasium ve akropolis var ancak şehir aynı zamanda Yunan olmayan unsurlarla da dolu. Tapınak mimarisi Yunan tarzında değil, ev modelleri ise klasik bir Yunan kentindeki evlere hiç benzemiyor. Eğer Ai-Khanoum’u bugün Yunanistan’a taşıyacak olsaydınız, orası kesinlikle yabancı bir şehir olarak kabul edilirdi.”


Smithsonian Magazine. 4 Şubat 2026.

You must be logged in to post a comment Login