Antik dünyada bir kitap yazmak isteseydiniz ya da bir kitapçıyı ziyaret edecek olsaydınız, bu nasıl bir deneyim olurdu?

Bunu yalnızca hayal etmek zorunda değilsiniz. MS 2. yüzyılda yaşamış olan antik Romalı yazar Aulus Gellius, kitapçılarda yaşadığı maceraları bize birkaç farklı betimlemeyle aktarıyor. Bir bölümde, şair bir arkadaşıyla birlikte Roma’da ziyaret ettiği bir kitabevinde yaşanan bir karşılaşmayı anlatıyor:
“Sigillaria’daki bir kitapçıda şair Julius Paulus ile birlikte oturuyordum […] Orada satılık olarak Quintus Fabius Pictor’un Yıllıklar’ı vardı; iyi ve kuşku götürmez derecede eski bir nüshaydı ve satıcı, bunun hatasız olduğunu iddia ediyordu.”
Gellius daha sonra, orada otururlarken dükkâna başka bir müşterinin girdiğini söylüyor. Yeni müşteri satıcıyla tartışıyordu. Kitapta “bir hata bulduğundan” şikâyet ediyor. Satıcı bunun imkânsız olduğunu söylüyor. Bunun üzerine müşteri, satıcının haksız olduğunu kanıtlayacak bir delil ortaya koyuyor.
(İlgili: Antik Bilim İnsanlarından Dezenformasyon Hakkında 5 Ders)
Başka bir bölümde ise Aulus, Adriyatik kıyısındaki Brundisium limanına gemiyle vardığında karşılaştığı bazı kitap tezgâhlarından söz ediyor. Kayda geçirdiğine göre kitaplar “Yunancaydı, olağanüstü öykülerle doluydu; duyulmamış, inanılmaz şeylerle […] Yazarları ise eskiydi ve hiç de önemsiz bir otorite sayılmazlardı.”
“Ne var ki ciltlerin kendisi ihmal yüzünden kir pas içindeydi; kötü durumdaydı ve göze hoş görünmüyordu. Yine de yaklaştım, fiyatlarını sordum; sonra olağanüstü ve beklenmedik ucuzluklarından etkilenerek, az bir paraya çok sayıda kitap satın aldım.”
Aulus, bu kitaplardan derlediği tuhaf bilgileri heyecanlı bir dille anlatmayı sürdürüyor. Örneğin Afrika’daki insanların “ses ve dille büyü yapabildiğini” ve bu büyücülük sayesinde insanları, hayvanları, ağaçları ve ekinleri öldürebildiğini söylüyor.

Yazının kökenleri
Bu tür hikâyeler, antik Yunan ve Roma döneminde sıradan insanların kitaplara nasıl ulaştığını ve kitaplarla nasıl ilişki kurduğunu daha yakından görmemizi sağlıyor. Ama böyle öyküleri okuyunca insan daha fazlasını merak ediyor: Kitaplar ve yazı nasıl ortaya çıktı? Ve kitaplar nasıl yazılıyor, nasıl üretiliyordu?
Antik dünyada pek çok kişi yazının tanrılar ya da kahramanlar tarafından icat edildiğine inanıyordu. Örneğin antik Mısırlılar, konuşma seslerini temsil eden işaretleri ilk kez tanrı Thoth’un oluşturduğunu düşünüyordu.
Yazının kökenleri gerçekten de gizemli. Yazının ne zaman başladığı ve onu kimin icat ettiği belirsiz.
Bilinen en erken yazılı metin, radyokarbon tarihlemesine göre MÖ 5.000’den öncesine ait ahşap bir tablet. Bu buluntu, Yunanistan’daki Dispilio’da, Neolitik dönem göl kıyısı yerleşiminde keşfedildiği için Dispilio tableti olarak biliniyor. Üzerinde garip, çizgisel işaretler oyulu. Bunlar çözümlenebilmiş değil, fakat çoğu araştırmacı bunların bir tür yazı olduğu görüşünde.
Dünyanın farklı bölgelerinde yazıya ilişkin kanıtlar çok erken dönemlerde ortaya çıkıyor. Mezopotamya ve Mısır’da, Uruk’taki Kiş kireçtaşı tableti ya da Hierakonpolis’teki Narmer Paleti gibi en eski metinler MÖ 3.000’den öncesine tarihleniyor. İndus Vadisi’nde, hâlâ çözülememiş olan Harappa yazısı aşağı yukarı aynı dönemde ortaya çıkıyor. Çin’de ise en erken karakterler olan Dawenkou işaretleri de MÖ 3.000 civarına tarihleniyor.
Erken yazının en ilginç yönlerinden biri, çok sayıda farklı yazı sisteminin bulunması. Örneğin Yunanca dilindeki bilinen en erken metinler, yaklaşık MÖ 1.500 ila 1.200 arasında kullanılan Linear B yazısıyla yazılmış. Bu yazı ancak 1952’de çözülebildi. Linear B bir alfabe değil; 80’den fazla farklı işaretten oluşan bir hece yazısı. Hece yazısı, her bir işaretin bir heceyi temsil ettiği bir yazı sistemi.
Yaklaşık MÖ 8. yüzyıla gelindiğinde ise çoğu Yunan, hece yazısı yerine bir alfabe kullanmaya başlamıştı. Hece yazısından farklı olarak alfabede her harf bir ünlüyü ya da ünsüzü temsil eder. Yunanlar, muhtemelen Fenikeli tüccarlarla kurdukları etkileşimler aracılığıyla alfabelerini Fenike alfabesinden uyarladı. Fenike alfabesinde yalnızca 22 harf vardı; bu da Linear B’nin 80’i aşan hece işaretlerine kıyasla öğrenmeyi çok daha kolay hale getiriyordu.
Bugün kullanılan İngilizce alfabe ise Romalılardan geliyor. Romalılar da MÖ 8. ve 7. yüzyıllarda alfabelerini, Yunanlar aracılığıyla Fenikelilerden almıştı.

Kitapların kökenleri
Antik çağ insanları, yazı malzemesi olarak pek çok farklı şey kullanıyordu.
Romalı yazar Yaşlı Plinius (MS 23–79), dünyadaki en eski insanların “önce palmiye yapraklarına, sonra bazı ağaçların kabuklarına yazdığını; daha sonra resmi belgeler için katlanmış kurşun levhaların kullanılmaya başlandığını ve ardından da özel belgeler için keten yaprakların ya da balmumu tabletlerin kullanıldığını” söylüyor.
Ancak antik Akdeniz dünyasında en yaygın yazı malzemesi papirüstü; “kâğıt” anlamına gelen paper sözcüğü de buradan geliyor.
Papirüs yapmak için, papirüs bitkisinin (Cyperus papyrus) iç özünü alınır, ince şeritler halinde kesilir ve sonra bunlar üst üste yerleştirilip preslenir. Kuruduktan sonra, üzerine yazılabilen ince bir tabaka oluşur.
Papirüs tabakaları genellikle birbirine yapıştırılarak rulolar hâline getiriliyordu. Bu rulolar çok uzun olabiliyordu. Örneğin, yakın zaman önce keşfedilen ve Ölüler Kitabı’ndan bölümler içeren Waziri Papirüsü gibi en gösterişli Mısır papirüs rulolarından bazıları 10 metreden uzundu.
Papirüsler rulo hâline getirildiklerinde raflarda ya da kutularda saklanırdı. İçeriğini ayırt edebilmek için papirüslerin saplarına etiketler takılırdı. Yunan oyun yazarı Alexis (yaklaşık MÖ 375–275), Linus adlı oyununda bir karakterin diğerine, aradığı şeyi bulmak için bir rulo yığınını nasıl tarayacağını şöyle anlattırıyordu: “git, oradan hoşuna giden herhangi bir papirüs rulosunu seç ve sonra oku… etiketlere bakarak, sessizce ve acele etmeden, canın ne kadar isterse o kadar incele. Orada Orpheus var, Hesiodos, trajediler, Choerilus, Homeros, Epikharmos, her türden düzyazı incelemeleri…”
Papirüs göze dayanıksız görünebilir, ama aslında sağlam bir yazı malzemesi. En azından modern kâğıttan daha dayanıklı. Pek çok papirüs, kavanozlarda ya da lahitlerde saklandığı veya kumun altına gömüldüğü için binlerce yıl boyunca korunarak günümüze ulaştı.
Günümüze ulaşan en eski papirüs metni, “Merer’in Günlüğü” diye anılan belge. Bu belge, Firavun Khufu döneminde Gize’deki Büyük Piramit’in inşası sırasında “müfettiş” olarak görev yapan Merer adlı bir adamın tutmuş olduğu bir kayıt defteri. Yaklaşık MÖ 2.600’e tarihlenen bu papirüs, Merer ve yaklaşık 200 kişilik ekibinin taş çekip taşıyarak ve başka işler yaparak gün gün zamanlarını nasıl geçirdiklerini anlatıyor.
Papirüs, böcekler ya da fareler tarafından yenmeye yatkındı. Ama bunu önlemenin yolları vardı. Örneğin Yaşlı Plinius, narenciye yağına batırılmış papirüs yapraklarının güveler tarafından yenmeyeceğini öğütlüyordu.

Antik çağda bir kitap nasıl yazılırdı?
Antik Yunan’da ya da Roma’da yaşadığınızı ve bir kitap yazmak istediğinizi düşünün: Bunu nasıl yapardınız?
Önce üzerine yazmak için papirüs tabakaları ya da ruloları satın alırdınız. Eğer bunu karşılayamıyorsanız, elinizde zaten bulunan papirüslerin arka yüzüne ya da kenar boşluklarına yazmak zorunda kalırdınız.
Eğer hiç papirüsünüz yoksa, o zaman başka malzemelere yazmanız gerekirdi. Yunan tarihçi Diogenes Laertios’a (MS 3. yüzyıl) göre filozof Kleanthes (yaklaşık MÖ 331–231), “papirüs alacak parası olmadığı için dersleri istiridye kabuklarına ve öküzlerin kürek kemiklerine” yazıya geçirirdi.
İkinci adım, mürekkep edinmekti. Antik dünyada pek çok çeşit mürekkep vardı. Normal siyah mürekkep, yakılmış reçine ya da katrandan elde edilen is kurumunun bitkisel zamkla karıştırılmasıyla yapılırdı. Mürekkep satın aldığınızda genellikle toz hâlinde oluyordu; kullanmadan önce suyla karıştırmanız gerekiyordu.
Üçüncü adım, kalem edinmekti. Kalem kamıştan yapıldığı için Yunanlar ve Romalılar ona “calamus” derdi (“calamus” Yunanca’da kamış demek). Kalemi bilemek için bir bıçağa ihtiyacınız olurdu. Bir hata yaptıysanız, ıslak bir süngerle silerdiniz.
Artık ihtiyaç duyduğunuz tüm malzemeler elinizde. Ancak kalemi ve papirüsü mutlaka kendiniz kullanmak zorunda değildiniz. İsterseniz, sözlerinizi sizin yerinize yazıya dökecek bir kâtip tutabilirdiniz.
Yunan hatip Dio Chrysostomos (yaklaşık MS 40–110) hatta yazarlara kalemi kendilerinin kullanmamasını öğütlemişti: “Yazmayı kendi elinizle yapmanızı tavsiye etmem, ya da çok nadiren yapın, bunun yerine bir yazmana yazdırın.”
Yazarken başka kitaplara bakmanız gerekiyorsa, arkadaşlarınızdan size göndermelerini isteyebilir ya da kitap satıcılarından sizin için bir kopya çıkarmalarını talep edebilirdiniz. Mısır’daki Oxyrhynchus’ta bulunan ve Yunanca yazılmış MS 2. yüzyıla ait bir papirüste, yazar arkadaşından ihtiyaç duyduğu kitapları bulmasını ve onların kopyalarını yapmasını istiyor. Aksi hâlde bir kütüphaneye giderdiniz; ama İskenderiye, Roma ve Atina’daki en iyi kütüphaneler epey uzakta olabilirdi.
Kitabınızın taslağını bitirdiğinizde, onu gözden geçirip düzeltmeniz gerekirdi. Ardından, kâtiplerin çok sayıda kopya çıkarmasını sağlayarak ve bu kopyaları arkadaşlarınıza ve kitapçılara ulaştırarak kitabınızı yayımlayabilirdiniz.
Bütün bunlar tamamlandığında, kitabınız artık kamunun önünde olurdu. Belki Aulus Gellius gibi biri, Roma’daki kalabalık bir kitabevinde ona rastlardı. Belki hatta satın alırdı.
The Conversation. Konstantine Panegyres. 1 Ocak 2026.
You must be logged in to post a comment Login