Sultanahmet Meydanı’nda 2500 Yıllık Yılanlı Sütun

Yılanlı Sütun, Sultanahmet meydanında Hipodrom’dan kalan, birbirine dolaşmış üç piton yılanının tasvir edildiği bronzdan yapılmış bir Antik Yunan anıtı. Günümüzde bu sütuna ait yılan kafalarından ikisi kayıp, üçüncüsü ise İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde sergileniyor.

Yılanlı Sütun ilk olarak MÖ 478 yılında Delfi’de, tanrı Apollon adına yapıldı.

Yılanlı Sütun, İstanbul’un Klasik döneminden günümüze kadar ulaşmış en eski büyük boyutlu anıtlarından biri. MÖ 479 yılında Pers ordusu karşısında birleşen Yunan kent devletlerinin kazandığı zafer anısına yapılan anıt, önce Delfi’deki Apollo mabedine dikilmişti. Daha sonra 324 yılında İmparator Konstantin tarafından İstanbul’a getirildi.

Yunanlıların Perslere karşı Platea’de kazandıkları zafer üzerine elde ettikleri ganimetlerle, Delfi’de tanrı Apollon’a sunulan “üç ayaklı kazan”ın bir parçasıydı. Birbirine dolanmış üç yılan gövdesi biçimli sütunun üzerinde, savaşa katılan 31 Yunan kent devletinin isimleri yazılıydı. Yılanlı Sütun’un, başkent kurulurken İstanbul’a getirildiği sanılıyor.

(İstanbul’un 1010 Depremiyle Denize Gömülen Onuncu Adası: Vordonisi)

Sütun hasar görmeden önce, birbirine sıkıca dolanmış üç yılanı betimliyordu. Bu üç yılanın başı, altından bir kazanı taşıyor ve kazanın sacayağını oluşturuyordu. Sacayak daha sonra savaş masraflarını karşılamak için Phokaia’lılar tarafından eritildi.

Sütunun orijinal halinde, savaşa katılan Yunan şehir devletlerinin isimleri de sütunun sarmallarına kazınmıştı. Fakat bunlar zamanla aşındı ve artık görünmüyor. Antik yazar Herodot’a göre, bu sütun, Pers savaş ganimetleriyle yapılmıştı.

Antik yazar Herodot’a göre, bu sütun, Pers savaş ganimetleriyle yapılmıştı.

MS 4. yüzyılda sütun, İmparator Konstantin tarafından Konstantinopol’e (İstanbul) taşındı ve günümüzde hala durduğu Hipodrom’un ortasına dikilerek sergilenmeye başlandı. Ayrıca bir rivayete göre şehri böceklere ve sürüngenlere karşı korumak için büyülü güçlere sahip olduğuna inanılırdı.

Kaybolan yılan kafaları

18. yüzyılda üç yılan kafasının ikisi kırıldı ve kayboldu. Üçüncüsü ise 1848 yılında Ayasofya kazılarında bulundu ve günümüzde İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde sergileniyor.

Yılanlı Sütun üç yılan başlı haliyle son olarak Avrupalı gezgin A. De la Motraye’nin 1699 tarihli gravüründe göründü. Osmanlı minyatürlerinde de kendine yer bulan Yılanlı Sütun 17. yüzyıla kadar sekiz metrelik boyuyla biliniyordu.

Osmanlı’da saray tarihçisi olan Silahdar Mehmed Ağa, 21 Ekim 1700 tarihinde, akşam namazı saatlerinde ağaç kırılır gibi bir ses duyulduğunu ve sütundaki üç yılan kafasının da yere düşmüş olarak bulunduğunu, bunları bir insanın kırmasının mümkün olamayacağını ve çevrede hiç kimsenin de görülmediğini söylüyor.

Sultanahmet meydanında yer alan Yılanlı Sütun’un yılan başlarından biri.

Arkeolog Ord. Prof. Dr. Arif Müfid Mansel ise şöyle bir değerlendirme yapıyor:

“Zannımıza göre sütunun havanın en fazla etkilediği üst kısımlarında, en çok yılan boyunları ve bunların gövdeyle birleştiği noktalarda tunç pasının sütun bünyesinin içine nüfuz etmesi sonunda derin çatlaklar ve delikler meydana gelmiş, sürekli yağmurlar ve büyük ısı değişiklikleri bu çatlakların büyümesine ve esasında bir hayli ağır olan büyük baş ve kalın boyunların gövdelerinden ayrılmalarına ve bir kere denge bozulduktan sonra hepsinin yere düşmesine yol açmıştır.” (TTK, Belleten, XXXIV / 134, s.189-209, 1970)

Yok olma tehlikesi yaşıyor

2.500 yıllık olan ve MS 4. yüzyıldan beri İstanbul’da bulunan bu eser, günümüzde yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Uzmanlar, açık havada dış faktörlerden olumsuz yönde etkilenen eserin kapalı bir müze alanında korunması gerektiğini belirtiyor.

Hipodrom’dan kalan 2500 yıllık Yılanlı Sütun.

Orijinal halinden bugüne birçok parçası eksilen eser, eski adıyla Hipodrom şimdiki adıyla Sultanahmet Meydanı’nda asırlardır ayakta duruyor. Ancak açık hava koşullarında varlığını sürdürmeye çalışan Yılanlı Sütun için bazı tehlikeler söz konusu. Uzmanlar hava değişimi, nem, doğal afet gibi unsurlardan olumsuz yönde etkilenen eserin kapalı bir alanda sergilenmesi gerektiğini söylüyor.

Konuyla ilgili Yüksek Lisans tezi yazan Gülbahar Baran Çelik, İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin de kurucusu olan Osman Hamdi Bey’in bir mektubunu şöyle anlatıyor:

“1895’te Maarif’e yazılmış duygusal bir mektuptu. Osman Hamdi Bey o mektupta ülkemizin çok değerli kültür varlıkları olduğundan ve bunların ülke için gurur kaynağı olduğundan söz ediyor. Ama bir o kadar sorumlu olduğumuzu hatırlatıp, bu eserin ne kadar önemli olduğundan ve bir sürü yayınının yapıldığından, bilim adamları tarafından çok değer verildiğinden ancak dışarıda hem yağmur hem de güneşe karşı korunmasız olduğundan, içine atılan çöplerden, üzerine atılan taşlardan bunun her ne kadar ilgililere söylense de önüne geçilemediğinden söz ediyor. Bu nedenle eserin müzeye taşınması ve yerine kopyasının yapılması önerisinde bulunuyor. Ama o öneri kabul edilmiyor.

Anadolu Üniversitesi Arkeoloji Bölümü mezunu. İstanbul Üniversitesi Prehistorya Bölümü'nde yüksek lisans yapıyor. İletişim: ermanbu@gmail.com

You must be logged in to post a comment Login