Frankenstein’a İlham Veren Korkunç Deneyler

17 Ocak 1803’te, cinayetten hükümlü George Forster adındaki genç adam asılarak idam edildi ve cansız bedenine elektrik verildi.

Frankenstein rolünde Boris Karloff C: Wikimedia

17 Ocak 1803’te, cinayetten hükümlü George Forster adındaki genç adam Londra’nın Newgate hapishanesinde asılarak idam edildi. Cezasının infaz edilmesinin ardından, cansız bedeni, her zaman olduğu gibi, şehrin diğer ucundaki Kraliyet Cerrahi Koleji’ne taşındı. Burada parçalara ayrılıp incelenecekti, ancak gerçekte olanlar basit bir parçalamadan çok daha sarsıcıydı. Forster’in bedenine elektrik verildi.

Deneyler, “hayvan elektriği”ni keşfeden ve galvanizm’in adını veren Luigi Galvani’nin yeğeni İtalyan doğa felsefecisi Giovanni Aldini tarafından yürütüldü. Forster’ın bedenini önlerindeki beton tezgaha yatıran Aldini ve asistanları deneyi başlattı. Times gazetesi o an yaşananları şöyle yazıyor:

İşlemin yüze ilk uygulanışında, ölen suçlunun çenesi titremeye başladı, kaslar korkunç bir şekilde bükülüyordu, gözlerin biri ise gerçekten açılmıştı. İşlemin ilerleyen kısımlarında, sağ el yükseldi ve yumruk halini aldı ayrıca alt ve üst bacaklar da hareketlendi.

Bazı izleyicilere göre cansız bedeni önlerinde boylu boyunca yatmakta olan zavallı adam tekrar canlanacak gibiydi.

(Cadılar Bayramı Tarihçesi)

Aldini, Forster üzerinde deneyler yaparken, elektrik ve yaşam faaliyetleri arasında bilhassa yakın bir ilişki olduğu fikri en az yüzyıldır varlığını sürdürmekteydi. Isaac Newton 1700’lerin başlarında bu konu hakkındaki fikirlerini belirtmişti. 1730’da İngiliz gök bilimci ve boyacı Stephen Gray, elektriksel kondüktivite (iletkenlik) kurallarını ortaya koydu. Gray, öksüz bir çocuğu ipek iplerle havaya asmış ve çocuğun ayaklarının yakınına pozitif yüklü bir tüp yerleştirerek aralarında negatif bir akım yaratmıştı. Bu durum, elektrik izolasyonu sebebiyle, çocuğun diğer kol ve bacaklarında pozitif bir yük yaratarak yakına yerleştirilmiş altın yaprağın parmaklarına yapışmasına neden olmuş, böylelikle Gray insan bedenine elektrik yüklenebileceği sonucuna varmıştı.

1746’da Fransa’da Jean Antoine Nollet, elektrik akımını Leyden kavanozundan (bir tür elektrik depolama cihazı) vücutlarına doğru geçirerek 180 kraliyet muhafızını aynı anda yerlerinden zıplatmış, bu durum Versailles’daki mahkeme görevlilerinin pek hoşuna gitmişti.

Aldini’nin Forster üzerinde yaptığı deneylerin amacı amcasının teorisini Alessandro Volta gibi karşıtların saldırılarından korumaktı. Volta “hayvan” elektriğinin canlı dokuya ait olmaktan ziyade metale temas sonucunda üretildiğini iddia ediyordu, ancak Galvani’nin fikirlerini coşkuyla savunan başka doğa felsefecileri de vardı. Alexander von Humboldt tamamen hayvan dokularından üretilen bataryalarla deneyler yapmış, Johannes Ritter ise elektriğin hisleri nasıl etkilediği kavrayabilmek için kendi üzerinde elektriksel deneyler yürüterek işi bir adım daha ileriye götürmüştü.

Elektriğin gerçekten bir yaşam maddesi olduğu ve ölüleri yeniden canlandırmak için kullanılabileceği fikri, Frankenstein’in yazarı Mary Wollstonecraft için duyulmamış bir şey değildi. İngiliz yazar ve aile dostu Samuel Taylor Coleridge elektrik ve yaşam arasındaki bağlantılardan çokça etkilenmişti. Londra Kraliyet Enstitüsü’nde ders verdiğini duyduktan sonra kimyager arkadaşı Humphry Davy’ye yazdığı mektuplarda konu hakkındaki düşüncelerini tüm canlılığıyla anlatmıştı. 1816’da Wollstonecrafts’ın eşi olacak Percy Bysshe Shelley de galvanik deneylerin meraklısıydı.

Giovanni Aldini’nin cansız bir beden üzerinde yaptığı deneyler. C: Wellcome Collection/CC BY-SA 4.0

 Hayati Bilgiler

Aldini’nin ölülerle yaptığı deneyler çokça dikkat çekti. Bazı yorumcular elektriğin ölüyü yaşama döndüreceği fikrini tiye alarak Aldini’nin yaptıklarıyla alay etti. Diğerleriyse bu fikri epey ciddiye alıyordu. Aldini’ye deneylerinde asistanlık eden okutman Charles Wilkinson, galvanizmin “madde ve ruh arasındaki ayrım çizgisini şekillendirerek büyük yaradılış zincirini, bedensel varlık ve yaşam özü arasındaki bağlantıyı oluşturan bir enerji ilkesi” olduğunu iddia ediyordu.

1814’de İngiliz cerrah John Abernethy, Kraliyet Cerrahi Koleji’ndeki yıllık Hunterian dersinde aynı bu tür bir iddiada bulunmuştu. Bunun sonucunda, cerrah arkadaşı William Lawrence’la arasında şiddetli bir tartışma başladı. Abernethy elektriğin hayati güç (veya gibi) olduğunu öne sürerken Lawrence, yaşam faaliyetlerini açıklamak için hayati bir gücü uyandırmanın gerekliliğini reddetti. Hem Mary hem de eşi Percy Shelley bu tartışmadan haberdardı, Lawrence doktorlarıydı.

(Orta Çağ Cadıları Nasıl Evrildi ve Neden Kadındı?)

1818’de Frankenstein yayımlandığında, okurlar yaşamın elektrikle yaratılabileceği veya yenilenebileceği algısına aşinaydı. Kitap çıktıktan yalnızca birkaç ay sonra, İskoç kimyager Andrew Ure, cinayet suçundan idam edilmiş Matthew Clydeshale’nin bedeni üzerinde kendi elektriksel deneylerini yürütmeye başladı. Clydesdale’nin cansız bedenine elektrik verildiğinde olanları Ure, şu sözlerle rapor etmiş, “yüzündeki bütün kaslar hep birden tüyler ürpertici bir şekilde hareketlenmeye başladı: öfke, korku, umutsuzluk, ıstırap ve zoraki gülümsemeler tüm çirkinlikleriyle katilin yüzünde bir araya geldi.”

Ure’nin raporlarında belirttiğine göre deneyler öylesine dehşet vericiydi ki “izleyicilerin birçoğu odayı terk etmek zorunda kalmış, hatta içlerinden biri dayanamayıp bayılmıştı.” Ure’nin deneylerini yaparken Mary Shelley’in o dönem yeni çıkan romanından ne derece haberdar olduğunu bilmek güç. Yapığı deneyleri anlatışının ise heyecan uyandıran unsurlarını kasten öne çıkaracak şekilde olduğu görülüyor.

Frankenstein bizlere bir fantezi gibi gelebilir, ancak yazarına ve ilk okurlarına göre bu romanda hayal ürünü olan bir şey yoktu. Günümüzde nasıl herkes yapay zekâdan haberdarsa Shelley’in okurları da elektriksel yaşamın olasılığından haberdardı ve şu an yapay zekâ olgusu nasıl bir dizi tepki ve tartışma yaratıyorsa elektriksel yaşam görüşü ve Shelley’in romanı da yaratmıştı.

Frankenstein’in ardındaki bilimsellik, bizlere mevcut tartışmaların uzun bir geçmişi olduğunu ve şu anki tartışma koşullarımızı bunun belirlediğini hatırlatıyor. İnsanların bilim ve teknolojiden oluşan geleceği gidilecek farklı bir ülke olarak düşünmeye başlaması da 19. yüzyıla denk geliyor. Frankenstein gibi, yazarlarının geleceklerini içinde yaşadıkları zamanın malzemelerinden şekillendirdiği romanlar yarını yeni bir şekilde düşünmenin önemli bir unsuruydu.

1818’de Frankenstein’i gerçek gibi gösteren bilimi düşünmek geleceğimizin olasılık ve tehlikelerine bakışımızı daha dikkatli bir şekilde gözden geçirmemize yardımcı olabilir.


Live Science. 30 Ekim 2018.

Ege Üniversitesi Mütercim Tercümanlık bölümü mezunu. Arkeoloji ve özellikle sanat tarihini çok seviyor. Bu alanda akademik bir kariyer hedefliyor.

You must be logged in to post a comment Login