Dünyadaki Dev Canlıların Yok Oluşundan İnsanlar mı Sorumlu?

100.000 yıl önce dev tembel hayvanlar, vombatlar ve mağara sırtlanları dünyayı dolaşıyordu. Peki onların sonunu getiren neydi?

Pleistosen dönemde dünya. F: Wikimedia Commons

Zamanı 1.8 milyon yıl geriye çevirelim, o zamanlar dünya fantastik olarak kabul edilebilecek hayvanlarla doluydu: Kuzey Amerika’da, aslanlar, korkunç kurtlar ve dev tembel hayvanlar kıtayı dolaşıyordu. Güney Amerika ise deve benzeri yaratıklar ve 2 tonluk dev ayılarla doluydu. Avrasya’da gergedanlar ve mağara sırtlanları, Avustralya’da ise dev vombatlar ve 2 metre uzunluğunda uçamayan kuşlar bulunuyordu. Bütün bu kıtalar ve pek çok ada, meşhur yünlü mamutların ve mastodonların da dahil olduğu bir grup devasa, uzun burunlu yaratıkla doluydu.

Bugün, megafauna (yani büyük hayvanlar) olarak bilinen türlerin yarısından çok daha azına sahibiz. Bu dev canlılar nereye gitti? Son 50 yılda, arkeologlar aleyhimize olan bir sonuca doğru yönlenmeye başladılar: Belki de insanlar ortaya çıkmasaydı onlar hala burada olacaklardı. (Kitlesel Yok Oluşlarda Ekolojik Olarak Eşsiz Olmanın Bir Önemi Yok)

İlk kez paleontolog Paul Martin tarafından 1966’da ileri sürülen bu ‘Overkill (gereğinden fazla öldürme) hipotezi’ne göre, modern insanların dünyanın çeşitli yerlerine yayılmalarıyla beraber onları avlayarak ya da rekabet üstünlükleri sayesinde tüm bu dev hayvanların yok olmasına sebep olmuş olabilir. İnsanları yıkıcı bir güç olarak resmeden bu hipotez, ilk öne sürüldüğü zaman oldukça tartışmaya yol açtı. Ancak zamanla arkeoloji toplumunda -tam bir fikir birliğine varılmış olunmamasına rağmen- kabul görmeye başladı.



Bugün, bazı arkeologlar bu teoriye karşı kanıtlar aramaya devam ediyor. Örneğin, arkeolog Ben Marwick, “Pleistosen’deki bu yok oluşların çoğunda insanların muhtemelen hiç suçu yok.” diyor.

Tartışmanın anahtarı zamanlamada: Marwick ve diğer bazı araştırmacılar, Kuzey Avustralya’daki Madjedbebe kaya sığınağında, insanların adaya 65.000 yıl önce yani daha önce kabul edilen tarihten 10.000 yıl önce geldiklerini gösteren insan yapımı aletler keşfetti. Bu oldukça ciddi, çünkü Avustralya megafaunası 60.000 ila 40.000 yıl önceye kadar tükenmeye doğru gitmiyordu.

Markwick, yeni veriler için “megafaunanın nüfus baskısından etkilendiği ve yok olma belirtileri göstermeye başlamasından çok önce insanı bu manzaraya yerleştiriyor” diyor ve “İnsanların suç mahallinden başka yerde olduğunu kanıtlıyor: insanları aklayarak temize çıkartıyor.” diye de ekliyor. (Amerikaların Bilinen En Eski İnsanı Dev Yırtıcılarla Yaşamış)

Marwick, ekibinin Avustralya’daki bulgularının, hipotez için öldürücü bir darbe olabileceğine inanıyor. “Arkeolojide, tartışmaya hala açık olan bir durumu gerçekliğe yönelten belirleyici bulgulara nadiren sahibiz, ancak inanıyorum ki, bu bulgular sayesinde ortaya çıkan sonuç, bu anlardan biri olabilir” diyor. Nitekim, son bulgular, insan göçünün konvansiyonel zaman çizelgesini alt üst etmekle tehdit ediyor. Marwick, insanların önceden inanıldığından 100.000 yıl önce Kuzey Amerika’ya geldiğini gösteren Nisan ayından tartışmalı başka bir çalışmaya da işaret ederek “Megafaunanın yok oluşuna dair tüm tartışmalar eşzamanlı bir revizyon geçiriyor” diyor.

“Megafaunayı öldürmediğimiz ortaya çıkarsa, bu, çevreye şiddet uygulayarak bir hakimiyet oluşturmaktan öte, sadece bir tür olarak çevrenin bir parçası olduğumuzu öne sürücektir” diye ekliyor Marwick.

Macrauchenia, lamas gibi Güney Amerika’ya özgü uzun hortumlu bir türdü. F: Wikimedia Commons

Ancak diğer bazı bilim insanlarına göre aynı veriler çok farklı çıkarımlara da sebep olabilir. Colorado Üniversitesi’nden jeolog ve paleontolog Gifford Miller, Marwick’in çalışmasının Marwick’in iddia ettiği şeyin tam tersini kanıtladığını düşünüyor ve “Avustralyalı megafaunal yok oluşundaki insan rolüne karşı olan önceki tartışmalardan biri, insanlar 50.000 yıl önce orada ortaya çıktığı ve hayvanların ise bundan neredeyse hemen sonra yok olduğu idi, zira bu zaman aralığının kısalığı herhangi bir diğer türü etkileyebilmek için yeterli bir nüfus artışına yer bırakmıyordu” diyor.

Marwick’ın verilerinin bu tutarsızlığı gidermeye yardımcı olduğunu belirtiyor Miller. Kıtaya daha erken varış tarihi, insanlara nesiller boyu çoğalmasına, manzara içerisinde yayılmasına, karşılaştıkları her şeyi yok etmesine ve çevreyi dönüştürmesine yetecek zamanı veriyor. Miller, “İnsanların bu büyük hayvanlardan bazılarını avladıkları inkar edilemez bir gerçek” ve “bu durum aşikar bir şekilde, ekosistemin yapısına ve işlevine de etki ediyor” diyor. (Avustralya’daki Büyük Hayvanların Yok Olmasının Nedeni İklim Değil İnsanlar)

Miller, gökgürültüsü kuşu olarak da bilinen ve yaklaşık 47.000 yıl önce soyu tükenmiş olan uçamayan dev kuş Genyornis newtoni’nin yanmış yumurtaları üzerinde yıllarca çalışmış, insan avlanması konusunda bir uzman. Miller ve diğerleri, 2015 yılında Nature Communications adlı dergide, Avustralya çapında 200’ün üzerindeki ocak kalıntısında bulunan bu yumurta kabukları üzerindeki yanık izlerinin, doğal yangınlardan oluşabilecek yanık izlerinden farklı olduğunu savunan bir makale yayınladılar.

“Net bir çıkarım yapılamaz, fakat sanırım megafauna insanlar gelmeseydi hala ortalıkta dolaşıyor olabilirdi” diyor.

Overkill hipotezine bir diğer karşıt sav ise iklim değişikliğinin bütün o devasa canlıları öldürdüğü yönünde. Bu hipotezin karşı tarafındaki bazı bilim insanları, bulundukları kıtaya bağlı olarak, sıcaklık ve nemdeki dalgalanmaların megafauna için kıyamet anlamına geldiğini savunuyor. Günümüzden 2.5 milyon yıl önce başlayan Kuvaterner döneminden bu yana Avustralya’daki iklim değişikliği eğitimi alan Miller, bu argümanın da eksik olduğunu belirtiyor.

“Bunlar Kuvaterner’de yaşayan hayvanlardı ve bu dönem aslında zor bir zamandır. Avustralya’da Buz Devri dönemlerinde aşırı soğuk ve kuru iklimden, buzullar arası sıcak ve nemli koşullardan geçiyorsunuz. Ve bu hayvanlar, bu döngülerden 20’sini geçtiler.”

Overkill hipotezinin babası Martin’in öğrencilerinden biri olan Arkeolog Todd Surovell da Miller’ın değerlendirmesine katılıyor. Başlangıçta, şüpheci olan Surovell, “En büyük saplantı fiziksel delil yetersizliği idi.” diyor. Fakat megafaunal yok oluşu sadece Kuzey Amerika’da değil de küresel ölçekte incelemeye başladığında, fikri değişmeye başlamış. “Bu büyük memeli avı, küresel kolonizasyonu mükemmel bir şekilde takip ediyor” diyor ve ekliyor “İnsanlar yeni bir yere taşınıyor, ve orada megafauna nesli tükeniyor”

Armadillo benzeri dev bir zırhlı yaratık olan Glyptodonun bir illüstrasyonu F: Wikimedia Commons

Tabii ki, Surovell’in araştırmalarının çoğunu gerçekleştirdiği Avustralya ve Kuzey Amerika’da önemli derecede ekolojik ve arkeolojik farklılıklar bulunuyor. Avustralya’da, insanların Miller’ın da üzerinde çalıştığı yumurta kabuklarından farklı bir megafauna avı veya tüketimine dair nispeten daha az kanıt var; bilim adamları, 7,5 metrelik kertenkeleler ve 450 kiloluk kanguruların da dahil olduğu düzinelerce diğer megafauna canlılarının kaybına insanların neden olduğuna dair kesin bir kanıt bulamadı. Ancak, Kuzey Amerika’da insanların et ve dişleri için mamutları tükettiğine dair –üzerinde hala tartışmaların sürdüğü- düzinelerce kanıt var.

Surovell, “Bazı kültürel etkileşimlere yani kesimle ilgili izler taşıdığı iddia edilen 70’den fazla mamut bulunuyor ve bunlardan 16’sı arkeolojik çevrelerce de şüphesiz kabul ediliyor” diyor. Bazıları için ise bir mamut ile aynı yerde bir mızrak ucunun bulunmuş olması onu illa insanların öldürdüğü anlamına gelmiyor ve belki de ölü mamutun etini sıyırabilmek için kullanmış olabileceklerini öne sürüyorlar. Ve ayrıca mamut haricindeki soyu tükenen diğer pek çok türün de insanlar tarafından avlandığına dair herhangi bir kanıtımız bulunmuyor. Surovell’a göre bu da insanların soyu tükenen olan diğer devlerin yok oluşunda herhangi bir rol oynamadığını gösteriyor. (İnsanlar Artık Yeni Türler Yaratarak ve Yok Ederek Evrimi Yönlendiriyor)

Surovell, insanların bölge üzerindeki rekabet üstünlükleri ile aslında dev aslanlar ve kılıç dişli kediler gibi üstün avcıları yok olmaya zorladığına inanıyor. Sonuçta, insanlar sadece avcı değiller; bir nevi ekosistemi şekillendiricisidir. Var olan peyzajı değiştirip yırtıcıları sistemden çıkararak, insan olmayan en ölümcül yırtıcılarından bile daha büyük bir etkiye sahip olabiliriz. Miller için, insanlığın ekosistemleri değiştirme kabiliyetine dair tüm kanıtlar overkill hipotezine karşı su götürmez bir kanıt sağlıyor. Ancak bu, tartışmada herhangi bir şekilde sonuca yaklaşıldığı anlamına gelmiyor.

İki yırtıcı hayvan, Smilodon californicus (kılıç dişli kedi) ve Canis dirus (dev kurt) betimi F: Wikimedia Commons

Miller, insanların yok oluşlardan sorumlu olup olmadığı konusundaki tartışmaların, verilerle olduğu kadar değerler hakkında da olabileceğini söylüyor, iklim değişikliğinde ya da insan evriminde de olduğu gibi. “İnsanlığın böyle büyük bir değişimden sorumlu olmasını istemeyen insanları ikna edecek herhangi bir kanıt olduğundan emin değilim” diyor Miller ve ekliyor “İyilik ve kötülük açısından değerlendirmek istiyorlar. Ancak bunun iyilik ya da kötülük ile ilgisi yoktur. İnsanların imha etmeye programlanmış olması gibi bir şey değil burada söylenilmeye çalışılan, sonuçta onlar da ailelerini ellerinden gelen en verimli şekilde beslemeye çalışıyorlar.”

Tarih öncesi avcı toplayıcıların ekosistemleri çarpıcı biçimde değiştirdiği fikri insanların sahip oldukları kalıp yargılarla bağdaşmak zorunda değil. “İnsanlar, tarımla birlikte neolitik döneme kadarki insanların büyük çevresel etkileri olmadığını düşünmek istiyorlar ancak bence bu kesinlikle böyle değil. Bunu, gezegendeki insan varlığının başlangıcından itibaren görüyoruz. Sanırım kendimizi hayvanlar aleminden, bir ekolojik ajan, ve çevre şekillendiricisi gibi görebiliriz.” diyor Surovell.

Hepsinin üzerinde anlaşmaya varılan şey, tartışmanın sonuna hala daha çok uzak olduğumuz ve insanların Overkill hipotezini kanıtlamak veya çürütebilmek için şimdi de kanıt avlamaya devam edecek olduğumuzdur.


Smithsoian.com – Lorraine Boissoneault – 31 Temmuz 2017.

Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümünü bitirdikten sonra, Uludağ Üniversitesi'nde Arkeoloji Yüksek Lisansı'nı tamamladı. Daha sonra, halen öğrenim gördüğü İstanbul Bilgi Üniversitesi Kültür Yönetimi Bölümü'nde ikinci yüksek lisansına başladı. Kültür Mirası üzerine odaklandığı bu programda şu an tez aşamasında.

You must be logged in to post a comment Login