Arkeologlar Kayıp Troya Kentini Nasıl Buldu?

Troya Savaşı’ndan sonra hayatta kalanlarca kurulduğuna inanılan antik Yunan kenti Tenea’nın geçtiğimiz günlerde keşfedilmesi kamuoyunda büyük bir heyecan yarattı. Keşfe gösterilen bu ilgi, Homeros’un epik eseri İlyada’yı detaylıca okuyup inceledikten sonra Troya kentini keşfeden Heinrich Schliemann’ın başlattığı trendin etkisini kaybetmeden sürdüğünü gösteriyor.

16. yüzyıldan kalma bu görkemli eyer, içinde gizlenmiş düşmanlardan habersiz olan Troyalıları, tahta atı şehre getirirken gösteriyor. C: DEA

Alman tüccar Heinrich Schliemann, 19. yüzyılın sonlarında tuhaf bir arayış için Türkiye’ye geldi. Çok uzun süre önce terk edilmiş yerleşimleri örten tepeliği kazıyordu. Hisarlık Tepe olarak bilinen bu alana yalnızca çok az sayıda uzman aşinaydı, ancak kazı devam ettikçe, Schliemann’ın içindeki klasik edebiyatın en ünlü şehrinin, Troya’nın, kalıntılarını bulma umudu daha da perçinleniyordu.

(Truva Savaşı Esirlerinin Kurduğu Kayıp Antik Kent Bulundu)

Fakat bir sorun vardı. Troya diye bir yer hiç var olmamış olabilirdi. Troya ve bu kentin sakinleri Troyalılar, meşhur İyonyalı ozan Homeros’un MÖ 8. yüzyıla ait epik şiirleri İlyada ve Odysseia’yla ünlenmişti. Bu eserler, Yunanistan ve Troya arasında 10 yıl sürmüş, Troya kralı Priamos, Miken kralı Agamemnon, cesur savaşçı Hektor ve kudretli Akhilleus gibi zamansız karakterlerin başını çektiği bir savaşı anlatır. Savaş boyunca kanlı çatışmalar, fantastik maceralar, destansı olaylar ve trajik sonuçlar yaşanır. Peki, Troya gerçekten var mıydı? Schliemann’ın amacı öyle olduğunu kanıtlamaktı.

Troya’daki Roma tiyatrosu. Fotoğraf, kazı çalışmaları I. Dünya Savaşı nedeniyle kesintiye uğradığında çekilmiş. C: Art Archive

Ve kanıtladı da. Günümüzde Hisarlık, Homeros’un epik eseri İlyada’da anlatılanların yaşandığı yer olarak kabul ediliyor. Yapılan araştırmalar, 30 metre yüksekliğindeki höyüğün bir değil, her biri bir diğerinin kalıntıları üzerine kurulmuş tam dokuz Troya’yı barındırdığını ortaya çıkardı. Arkeologlar (aşağıdan yukarıya sayıldığında) 6. katman Troya’nın Homeros’un Troya’sı olduğunu düşünüyor. Bu kent MÖ 1700 ila 1250 civarlarına tarihlendiriliyor ve sakinlerinin hareketli dönemler yaşadığına inanılıyor.

Troya, birkaç yüzyıl boyunca üst üste çok kez yok edilse de kalıntıların üstüne her defasında yeni bir kent kurulmuş. Bölgenin Roma dönemine kadar mesken tutulduğu biliniyor. Kalıntıları günümüzde de görmek mümkün.

Kentin doğusunda giderek zayıflayan Hitit İmparatorluğu batısında ise güçlü Miken Yunanları bulunuyordu. Troya’nın günümüzde Çanakkale Boğazı olarak bilinen stratejik öneme sahip bir nokta üzerinde bulunması kenti özellikle mühim kılıyordu. Troya’ya hâkim olan bu işlek ticaret yoluna da hâkim olacaktı, bu gerçek, Yunan rakiplerinin dikkatinden kaçmamıştı.

Solda, Troya’nın kaşifi Alman Heinrich Schliemann. Sağda, Troya’nın II. katmanında bulunan ve Priamos’un hazinesi olduğu söylenen takılarla Sophia Schliemann C: Erich Lessing/Album, Gtres

Savaşın Kökleri

Troya’nın bu stratejik konumuna rağmen savaş, siyasetin değil tutkunun etrafında gelişmişti. Olay Troya Prensi Paris ve Yunan kuvvetlerinin lideri Agamemnon’un kardeşi Sparta kralı  Menelaos’un karısı Helena arasındaki bir aşk macerasıyla başlar. Paris’in Helena’yı Troya’ya kaçırmasıyla iki ulus arasında on yıl sürecek ve Yunanların meşhur tahta at hilesiyle korkunç bir şekilde sonlandıracağı bir savaş patlak verir. Gerçekte, böylesi bir savaşın ardında yatan gerekçeler muhtemelen daha faydacıydı. Uğruna bin gemi kaldırılacak kadar güzel bir Helena olsa da olmasa da, Troya’nın ticari ve stratejik değeri onu tüm komşuları için arzulanır bir hedef haline getiriyordu.

Menelaos ve Hektor, savaşta yenik düşmüş Troyalı kahraman Euphorbos’un bedeni üzerinde çatışıyor. MÖ 7. yüzyıla ait seramik. British Museum/Londra C: DEA/ALBUM

Troya sakinleri yaklaşan tehlikeyi önceden sezmişti. Bunun için bir savunma duvarı inşa etmiş, hatta antik dünyanın bir numaralı taarruz aracı olan savaş arabalarının hızını kesecek hendekler kazmışlardı. Arkeolojik kalıntıların şiddetli bir saldırı ve yok edici bir yangının izlerini göstermesi Troya’nın karşı karşıya kaldığı tehlikenin MÖ 1250 civarlarında zirve noktaya ulaştığına işaret ediyor. Ancak, saldırganların kimler olduğunu veya yıkımın tek bir olaydan mı yoksa zaman içerisinde gerçekleşen bir dizi saldırıdan mı kaynaklandığını söyleyemiyoruz. Arkeolojinin kesinlikleri sönükleştikçe, Troya’nın düşüşü için yine antik şiire yöneliyoruz. Ve tam bu noktada Yunanların en nihayetinde savaşı kazandığını ve yenilmez bir kenti yakıp yıkarak harabeye çevirdiğini öğreniyoruz.

(3200 Yıl Önce Yaşanan Küresel Ekonomik Çöküş ve Troya’nın Düşüşü)

Homeros’un İlyada’sı kentin düştüğünü önceden haber verir, ancak asıl yıkılışını anlatmayı kısa keser. İlyada’nın devamı olan Odysseia’da ise savaşın sonundan geriye dönüş yaparak bahsedilir. Yüzyıllar boyunca, diğer yazarlar orijinal hikâyeye eklemede bulunmuşsa da günümüze kadar ulaşabilen bu eserlerin yalnızca parçaları. Bunlar arasında, kaderine mahkûm edilen kentin yıkılışını anlatan, MÖ 7. yüzyıla ait olması muhtemel Iliupersis yer alıyor.  Troya’nın son günlerine dair daha detaylı anlatımların yüzyıllar sonrasında yazıldığı biliniyor.  Bunlara örnek olarak ise Vergilius’un MÖ 1. yüzyıla ait Aeneis’i ve Quintus Smyrnaeus ‘un MS 3. yüzyılda yazılmış Posthomerica’sı gösteriliyor. Quintus hikâyesine Homeros’un İlyada’da bıraktığı yerden Priamos’un oğlu ve Troya tahtının varisi Hektor’un cenazesinden başlıyor.

Bir kahramanın düşüşü

Quintus’a göre, kent Hektor’un, Troya’nın en yüce savaşçısının ölümünden sonra yıkılmıştı. Ancak, bazı Troyalılar zafer umudunu canlı tutmuş ve kuşatmayı kaldırmaya yardım edecek müttefiklerin gelişini beklemişlerdi. Gelen ilk takviye birlikleri Kraliçe Penthesilea’nın Amazon savaşçılarıydı, fakat onlar bile neredeyse yenilmez Yunan kahramanı Akhilleus’un hiddetli ilerleyişini durduramamıştı. İlyada’daki en unutulmaz anlatılardan biri de Akhilleus ve Penthesilea arasındaki çatışmadır. Bu anlatıya göre Yunan kahraman mızrağını acımasızca Penthesilea’nın göğsüne sapladığı tam o anda güzelliğini görüp ona âşık olmuştu.

Amazonları Habeşistanlılar izlemişti. Homeros’un bahsettiği Habeşistan efsanevi Okeanos Nehri’nin kıyılarında yer alan uzakta bir yerdi. Kral Memnon’un önderliğindeki Habeşistan ordusu Akhilleus ve Troya’nın kapıları arasındaki son savunma hattı olarak görev yapıyordu. İki cengâver Akhilleus ve Memnon ne zamandır süregelen savaşın kaderini tek bir düelloyla belirlemeye karar verdi. Kızgın güneşin altında, birbirlerine yönelttikleri mızraklarının güçlü darbelerinden kaçındılar, daha sonra mızrakları bırakıp kılıçlara geçtiler, en nihayetinde de Akhilleus kılıcını rakibinin zırhındaki talihsiz bir boşluktan içeri saplayarak, tek hamlede canını aldı.  Zafer Akhilleus’undu, fakat çok uzun sürmedi. Troya prensi Paris düelloyu surların ardından izlemişti. Akhilleus tam şehre saldıracakken, Apollon’un rehberliğindeki Paris Akhilleus’u zayıf noktasından, topuğundan vuracak bir ok attı. Çocukken annesi Thetis Akhilleus’u suları değdiği her yeri koruyan Styx nehrine batırırken topuğundan tutmuştu, böylelikle topuğu kuru kalmıştı ve vücudunun geri kalanının aksine saldırıya açıktı. Böylece Yunanların korktuğu başlarına gelmiş, kahramanları ölmüştü.

MÖ 7. yüzyıldan kalma bu amfora, Troya atının bilinen en erken tasviri. İçinde saklanan Yunan savaşçılar görülebiliyor. Mikonos Arkeoloji Müzesi C: JAMES L. STANFIELD

Kurnaz bir plan

On yıl süren meşakkatli savaş, saldıran tarafa birden bire anlamsız göründü: Yunan komutan Kral Agamemnon geri çekilmeyi emretti. İşte tam bu kasvet ve yenilgi anında tarihin belki de en ünlü savaş hilesiyle Odysseus devreye girdi. Yunanlara içine en cesur savaşçıların konulacağı devasa bir tahta at inşa etmelerini salık verdi. Yunan ordusu geri çekilme numarası yaparak yakındaki Tenedos Adası’na demir attı ve tahta atı bir adak olarak kıyıya bıraktı. Odysseus’un dâhiyane planı Troyalıların atı kent surlarının içine almasına bağlıydı, at içeri alınınca, askerler karanlığın basmasıyla saklandıkları yerden çıkacak, muhafızları alt edecek ve kentin kapılarını açacaklardı. Böylece karanlıktan faydalanarak bölgeye dönen Yunan ordusu şehre saldıracaktı.

Plan riskliydi, fakat ikinci bir şansları yoktu. Karanlığın çökmesiyle Yunanlar atı kent surlarının önüne çekti ve yıllardır mesken tuttukları kampı terk ettiler. O gece kıyıda kalan tek Yunanlar tahta atın içinde saklananlardı. Bir de yardakçıları Sinon vardı. Şafak söküp gün doğunca, Troyalı muhafızlar terk edilmiş çadırlar, ölü hayvanlar ve üzerine su serpilerek söndürülmüş ateşlerle karşılaştı. Göze batan bir şey daha vardı: olağanüstü bir tahta at. Kral Priamos kapıların açılmasını emretti böylelikle Troyalılar on yıldır ilk kez kentin dışına özgürce yürüyebilecekti. Halk bu fevkalade hediyeyi görmek için sürü gibi toplanmıştı.

Bu noktada sahneye kendini Troyalıların merhametine bırakan Sinon girdi. Troyalılara Yunanların kendisini kurban olarak seçtiğini atınsa evlerine sağ salim dönebilmeleri için Athena’ya söz verilen bir adak olduğunu anlattı, onları atın özel güçleri olduğuna ve bu ata sahip olanın asla yenilgi yaşamayacağına ikna etti.

Açık kapılar, şüpheli zihinler

On yıl süren savaştan sonra bu haber Troyalılara kavrulmuş toprağa düşen yağmur gibi geldi. Hemen kandılar. Ancak Apollon tapınağı rahibi Laokoon bir numara olabileceğinden şüphelendi. Atın içinde mutlaka bir tuzak saklı olduğunu söyleyen Laokoon’un bu hararetli itirazına kimse kulak asmayınca, elindeki kargıyı tahta atın karnına sapladı, o sırada Tenedos tarafından iki yılan gözüktü. Korkunç kıvrımlarıyla sürünerek kıyıya gelen yılanlar Laokoon’un iki oğluna saldırdı. Sonra elinde silahlarıyla çocuklarına koşan Laokoon’a da saldırıp üçünü de cansız yere serdi. Troyalılar Laokoon ve oğullarını başına geleni deniz tanrısı Poseidon’un bir cezalandırması sandı. Böylesi çarpıcı bir ilahi müdahale Troyalıların tahta ata duydukları arzuyu daha da kuvvetlendirdi ve çok geçmeden atı surların içine aldılar.

Vergilius’un Aeneis’inde Apollon tapınağı rahibi Laokoon, Troyalıları “İnanmayın ata, ne olursa olsun, armağan getirseler de korkarım Yunanlardan” diyerek uyarır. Kısa süre sonra ise, iki oğlu ve kendisi yukarıdaki MS 1. yüzyıl heykelindeki gibi deniz yılanları tarafından boğularak öldürülür. C: Araldo de Luca/Corbis/Cordon Press

Bu kurnaz plan, at içeriye alındıktan sonra bile feci şekilde yanlış gidebilirdi öyle ki Helena da şüphelenmişti. Vatan özlemiyle yanıp tutuşan askerler olur da bir tepki verir diye ata yaklaşarak karılarının sesini taklit etti. Odysseus adamlarının az kalsın kanacağı bu numarayı fark ederek kuvvetli eliyle ağzına bastırıp onları susturdu. İfşa olma tehlikesi yine de geçmiş değildi. Troya prensesi Kassandra tahta atın bir hile olduğunu şehrin alınacağını haykırdı, ama belli ki tanrılar Yunanlardan yanaydı. Kassandra her şeyi biliyordu, fakat kimseyi kendine inandıramamakla lanetlenmişti. Troyalılar zaferlerini kutladılar ve şenlik dağılınca doğru yataklarına yollandılar. Sessizce tahta attan çıkıp muhafızları öldüren Yunanlarsa kapıları açarak Yunan ordusunu beklemeye koyuldular.

Alevlerin ortasında kalıp kızıl kana bulanan Troya düştü, savaşçıları ise katledildi: Kral Priamos ordusunun geri kalanıyla birlikte kılıçtan geçirildi. Vergilius’a göre kaçabilen tek bir Troyalı asker vardı: Aeneas. Aeneas, tasvirlerinde arkasında azgın alevlerle boğuşan bir kentten bugün Roma olarak bilinen yeni bir Troya kuracağı İtalya’ya kaçarken ihtiyar babasını sırtlamış oğlununsa elinden sımsıkı tutmuş halde gösterilir. Bu sırada Paris, panzehri yalnızca nymph Oinone’de bulunan zehirli bir okla yaralanmıştı. Paris Helena’nın uğruna Oinone terk etmişti. Tüm yakarışlara rağmen Oinone panzehri vermeyi reddedince Paris de öylece ölüverdi. Helena’ya gelince, Menelaos sadakatsiz karısının canını almak için kılıcını kaldırdığı sırada Helena elbiselerini çıkarıp vücudunu ortaya koymuştu. Karısını karşısında çıplak görünce bir kez daha büyülenen Melenaos dayanamayıp Helena’yı yanında götürdü.

At attır

Troya hikâyesi unutulmaz karakterlerle dolu, ancak hikâyenin belki de etkileyici figürü hiç konuşmayanı: tahta at. Hin bir aklın ürünü olan bu figür edebiyatta, şiirde, resimde ve sinemada sık sık işlenmiş. Hakkındaki teoriler bol. Bunlardan birinde atın Yunanların binip Troya’ya geldikleri tahta gemilerin şiirsel bir temsili olduğu iddia edilirken bir diğerinde Troyalılardan birinin Yunanlara işaret göndermek için gizli geçide bir at çizerek kente ihanet ettiği söyleniyor. Diğer bazı teorilerde ise atın “yeri sarsan” Poseidon’la yakından ilişkili olduğu öne sürülüyor. At, Troya surlarının yakılmasına sebep olan bir depremi simgeliyor olabilir mi?

C: EOSGIS.COM

Günümüz araştırmacıları bu konuya ilişkin daha faydacı teoriler ortaya atıyor. Bu teorilerden biri atın bir savaş aracı olduğu yönünde. Böylesi bir araç II. Asurnasirpal’in (MÖ 883-859) sarayındaki bir alçak kabartmada da görülüyor. Bu “Asur atı” 6. Troya’nın yıkılışından birkaç yüzyıl geride olsa da Hattuşa arşivlerindeki yazılı materyaller savaş makinelerinin MÖ 18. yüzyıl gibi erken bir dönemden beri kullanıldığını gösteriyor.

Bahsedilen araç, neredeyse 8 metre uzunluğunda yaklaşık 2 metre genişliğinde, ucuna 5 metrelik sivri bir yılan asılı taşınabilir tahta bir siperdi. Koruyucu siperin altındaki kuşatmacı askerler ellerindeki kazıkları durmadan kent surlarına çarpıyor böylelikle taşlar arasında boşluk açmaya ve yapıyı zayıflatmaya çalışıyordu. Hitit belgelerinde bu araçtan “yırtıcı eşek” veya “tek boynuzlu canavar” gibi hayvan benzetmeleri kullanılarak bahsediliyor.

(Afyon’daki 3200 Yıllık Yazıt Gizemli Deniz İnsanlarını Anlatıyor)

Buradan yola çıkarak Troya atını at görünümü verilmiş bir savaş silahı olarak yorumlamak mümkün. Bu, yapılabilecek en tatmin edici açıklama bile olsa, akıllarda yine birçok soru kalıyor: Troya’ya saldıranlar kimdi? Tutuşan kenti alevlerden kurtarmak için can havliyle savaşan Troyalılar kimdi?


National Geographic. Oscar Martinez. 14 Kasım 2018.

Ege Üniversitesi Mütercim Tercümanlık bölümü mezunu. Arkeoloji ve özellikle sanat tarihini çok seviyor. Bu alanda akademik bir kariyer hedefliyor.

You must be logged in to post a comment Login